GIS-TURK

(UA)UZAKTAN ALGILAMA VE COGRAFİ BİLGİ SİSTEMLERİ MADENCİLİK NERJİ KAYNAKLARI DEGERLENDİRME İLETİŞİM:erkoc71@msn.com mobil:+905338182825

REMOTE SENSİNG(UA) UZAKTAN ALGILAMA TEKNOLOJİSİ

uzaktan algıSon 25-30 yılın en popüler konularından biri uzaktan algılamadır. Uzaktan
algılama, doğrudan temas olmaksızın nesneler hakkında bilgi elde etme sanatı
veya bilimidir. İnsanların çeşitli gayelerle uzay boşluğuna yerleştirdiği ve
sürekli dünyanın etrafında veya eşzamanlı olarak dünya ile birlikte dönen çok
sayıda uydu vardır. Bunlardan bazıları uzaktan algılamada kullanılır. Bu
uydulardan elde edilen görüntüler, dünya yüzeyinin geniş bir bölümünü, mesela
bir ilin, bölgenin veya küçük ölçekli bir ülkenin tamamını aynı anda görebilme
imkanı verir. Dünya üzerindeki objelere geniş bir bakış açısıyla tepeden
bakmamızı sağlayan bu görüntüler sayesinde o yerin; toprak, su, orman, kaya,
maden, bitki örtüsü gibi tabii kaynaklarını tanıyabiliriz. Mesela, Türkiye'de ne
kadar alanda pamuk ekili olduğu ve o yıl kaç ton pamuk elde edileceği hasat
mevsiminden bir kaç ay önce belirlenebilir. Benzer şekilde herbir bitkinin ekili
olduğu alan, bunların illere ve bölgelere göre dağılımı tespit edilebilir. Bir
ülkenin nehirleri, kara ve demir yolları gibi binlerce kilometrekarelik alana
yayılmış yapılar detaylarıyla birlikte yakalanabilir ve haritalanabilir. Belli
bir alanda, belli bir sürede meydana gelen değişiklikler belirlenebilir. Uzaktan
algılama uydularından biri olan LANDSAT dünya etrafındaki dönüşünü 16 günde
tamamlar. Aynı yörüngede dönen ikinci bir LANDSAT uydusu diğer uydudan 8 gün
sonra aynı noktadan geçer ve bundan dolayı 8 günde bir aynı yerin görüntüsünü
alır. Hatta kimi uydular aynı gün içerisinde iki kez aynı noktadan geçebilecek
özelliktedir. Bu görüntüler karşılaştırılarak o bölgede veya ülkede bu süre
içerisinde meydana gelen değişiklikler ortaya konabilir.
Bu teknoloji,
ofisimizden ayrılmadan dünyanın en uzak yerlerindeki şeyleri masamızın üstüne
getirir. Bu bilgiler, şehir planlama, çevre izleme, tarım, orman ve deniz
bilimleri, meteoroloji, askeri, petrol, maden arama ve jeoloji gibi sayısız
alanlarda kullanılabilir. Uydular ve onlardan elde ettiğimiz bilgiler,
yeryüzünden bakıldığında net olarak görülemeyen dinamik süreçleri anlamamıza
yardımcı olurlar. Bunlara ilaveten, uydu görüntüleri insan gözünün
algılayamadığı bazı ayrıntıları da ortaya koyabilir. Mesela bitkilerdeki
hastalıkları, kayalardaki mineralleri, nehirlerdeki kirliliği ortaya koyabilir.
Bu bilgiler uydularla daha ucuz, daha hızlı, daha az iş gücü ile ve daha
objektif/sağlıklı olarak elde edilebilir. Uydu görüntüleri coğrafik bilgi elde
etmenin en pratik yoludur. Bilgi toplayacağınız yer ister bir dağın tepesi,
isterse okyanusun ortasında bir yer olsun, uydu sistemi o bölgeyle alakalı
birçok bilgiyi sağlayabilir.

Uzaktan algılama teknolojisi, bir alana ait
bilgilerin güncellenmesinde büyük kolaylık sağlar. Yeni bir görüntü alarak o
alanın son durumunu elde edebiliriz. Bunun için aylarca çalışmaya gerek yoktur.
Kamera yalan söylemediği gibi, uydu algılayıcıları da yalan söylemez.


Uzaktan algılama
cihazı olarak göz
Uzaktan algılama ne demektir? Günlük hayatımızın can alıcı
ve sürekli yaptığımız bir faaliyetidir uzaktan algılama. Farkında olmadan bu
mükemmel sistemi hepimiz kullanırız; ama onun nasıl işlediğini çok az insan
düşünür. Bazen de ona basit, alelade bir hadise olarak bakarız. Halbuki bu
yazıyı okurken, aktif olarak uzaktan algılama yapıyoruz. Bakmakta olduğumuz
kağıttan yansıyan ışın bir algılayıcı (sensör) olan göz tarafından tutuluncaya
kadar bir mesafe kateder. İşte bu, "uzak" denilen şeydir. Göze gelen ışınlar
elektrik enerjisine çevrilip göz siniri tarafından beyne iletilirler ve beyin
tarafından değerlendirilerek görüntü olarak algılanırlar. Bu ise; "algılama"
dediğimiz şeydir. Gerçekten bu, insanı hayrette bırakacak mükemmel bir
sistemdir. Göz; gözyaşı bezleriyle, korneasıyla, konjonktivasıyla, irisi ve göz
bebeğiyle, göz merceğiyle, retinasıyla, koroidiyle, göz kasları ve göz kapakları
gibi doku ve yapılarıyla benzersiz bir sistemdir. Bunların yanında beyinle
bağlantısını sağlayan muhteşem sinir ağı ve son derece kompleks olan görme
alanıyla bir bütün olarak kesinlikle tesadüfen oluşamayacak çok özel bir yapıya
sahiptir. İnsan beyni ise, bilinen en iyi görüntü (imaj) işleyicidir.


NASA'daki araştırıcılar, yeryüzündeki görüntüleri uzaktan geniş bir
perspektifle alacak ve değerlendirecek aletler yapmak için insana verilen bu
mükemmel mekanizmadan yararlandılar. Yani; bilgisayar ve uzaktan algılama gibi
bir çok teknolojinin prototipi de yine insandır.

İnsan algılamasının
yaklaşık yüzde 80'ini sağlayan gözlerin özellikleri hayret vericidir. Bütün
vücuttaki duyu algılayıcılarının yüzde 70'i gözün retina tabakasında yer alır.
En gelişmiş dijital kameralar bile 1.300.000 görüntü algılama noktasıyla
çalışabilirken, insan gözü yaklaşık 120.000.000 renksiz algılama ve 6.500.000
renkli algılama hücresiyle, 1 fotonluk hassasiyetle çalışabilmektedir. Bu sayede
aydınlığın farklı derecelerini ayırt eder; kırmızı, yeşil ve mavi arasında
değişen 150 renk tonunu görebiliriz.

Uzaktan algılama
Dijital
kameralarda olduğu gibi, bir uydu algılayıcısı da filme sahip değildir. Bir
algılayıcı, yeryüzünden ve onun üstündeki objelerden yansıyan elektromanyetik
enerjinin miktarını ölçen binlerce küçük alıcıdan yapılmıştır. Evrendeki ışık
çok farklı dalga boyuna, dolayısıyla farklı enerji seviyelerine sahip olarak
yaratılmıştır. Bu ışınların herbiri farklı vazifeler görür. Bitkilerdeki
fotosentezden radyo ve televizyon yayıncılığına, gözümüzün görmesinden radar
sistemlerine, tıbbi uygulamalardan ev aletlerine kadar herbiri değişik alanda iş
gören bu ışınlar uzaktan algılamada da esastır.

Bilindiği gibi güneş ve
diğer yıldızlardan gelen ışın önce atmosferden geçmek zorundadır. Hayat için
zararlı olan ışınlar burada tutulur. Atmosferde emilmeyen ışık spektrum alanları
uzaktan algılayıcılar için yararlıdır ve atmosferik pencereler olarak
adlandırılırlar.

Işık atmosferden geçerek yeryüzündeki bir obje veya
yüzeye ulaştıktan sonra, o yüzey veya objenin cinsine göre ışığın belli bir
dalga boyundaki spektrumu yansıtılır. Koordinatları ve yeryüzü özelliği belli
bir alandan yansıtılan enerjinin ölçülmesiyle o yüzey özelliği veya objeye ait
spektral aralığını belirlemiş oluruz. Bu bilgi bize, benzer nitelikteki yeryüzü
veya objelerin yerlerini, alanlarını ve niteliklerini elde etmemizi sağlar.
Farklı spektrumlar orman, su yüzeyi, karla kaplı alan, çıplak arazi gibi farklı
yeryüzü şekillerini temsil ettiğinden, uydu görüntülerinin işlenmesiyle onlar
arasında ayırım yapabiliriz.

Uydu ve algılayıcıların görüntüleme
kapasitelerine tesir eden çok çeşitli faktörler vardır. Uydunun yörüngesi,
yeryüzüne yakınlığı, dünya etrafındaki dönüş süresi, üstüste görüntü alabilme
durumu, görüntüleme alanı, uydunun güneş ışığının açısına göre ayarlanabilirliği
bu faktörlerden bazılarıdır. Yapacağımız işe göre hangi uydudan görüntü
alacağımıza karar veririz.


Uydu
görüntülerinin arşivlenmesi, işlenmesi ve analizi için özel bilgisayar
yazılımları kullanılır. Daha gelişmiş uydular ve yeni çalışmalarla uzaktan
algılamanın pratik değeri ve uygulanabilirliği artmaya devam etmektedir.
Uzaktan algılama ile ilgili bu gelişmeler, en uzak yeryüzü parçası ve
onun üzerindeki objeler hakkında çok detaylı bilgiler elde etmemizi sağladığı
gibi, insanın kendi fiillerinin de bu yöntemle birgün göz-önüne serilebileceğini
ortaya koymaktadır. Sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı'nın ilminin;
yaratılmış olan insanın acizliğine rağmen elde edebildiği böylesine bir ilme
nisbeti düşünüldüğünde, herkesin her an her hareketinin kaydediliyor, yazılıyor,
resmediliyor ve arşivleniyor olması akla hiç de uzak olmasa gerek.

DİJİTAL COĞRAFYA (COĞRAFİ BİLGİ SİSTEMLERİ)

cbs Dünya üzerinde hemen hemen her nesne ve meydana
gelen her olay bir mekâna yani bir coğrafî konuma sahiptir. Yer altı ve yer üstü
su kaynakları, ormanlar, toprak tipleri, madenler, jeolojik oluşumlar, sulak
alanlar, kurak alanlar, çöller, atmosfer olayları, bitki örtüsü, evcil veya
yabanî hayvanlar, arazi kullanım durumları, sit alanları, köy ve kent gibi
yerleşim yerleri, bunların nüfusları, sosyal, ekonomik ve kültürel durumları,
çevre kirliliği, kara yolu ve demir yolu gibi ulaşım ağları, trafik kazaları,
suçlar, boşanmalar, yangınlar, fabrikalar, ürün pazarları, su, kanalizasyon,
elektrik, telefon şebekesi gibi alt yapı tesisleri hep coğrafî konuma
bağlıdırlar. Bu kadar farklı varlık ve olaylara ait bilgilerin toplanması,
değerlendirilmesi, analiz edilmesi, plânlanması, haritalanması, yeni durumlara
göre güncelleştirilmesi ve problemlere çözümler üretilmesi nasıl başarılabilir?
Global çevre kirliliği veya atmosferik olayları analiz etmek ve çözüm üretmek
isteyen birisi bu kadar veriyi nasıl toplayacak, nerede depolayacak, olayları
nasıl modelleyebilecek?
Daha küçük ölçekte ele alırsak, bir kente ait tüm
bilgilerin konumlarıyla birlikte toplanması, depolanması, istatistikî
değerlendirmelerinin yapılması, hiçbir olay veya fizikî durumu ihmal etmeden
plânların yapılabilmesi ve sanal âlemde bunların görüntülenebilmesi, hattâ
farklı senaryoların üretilmesi ve bunların muhtemel sonuçlarının test edilmesi
nasıl mümkün olabilecektir? Başka bir örnek verecek olursak, sizin ülke veya
dünya çapında pazarladığınız bir ürünü nerelere, ne miktarda, hangi yolları
kullanarak, ne kadar bir masraf ve kârla pazarladığınızı, aynı ürünün başka
kimler tarafından nerelere, hangi yollarla ve ne miktarda pazarlandığını,
müşterilerin davranışlarını, beklentilerini, potansiyellerini, ticarî
ahlâklarını ve benzeri bütün verileri depolayıp gerektiğinde güncelleyerek kısa
sürede ve doğru bir şekilde analiz edip ve buna göre yeni plânlar sunabilecek
bir usûl veya teknoloji işinizi ne kadar kolaylaştırır düşünebiliyor musunuz?
İşte bütün bu işler coğrafî bilgi sistemi (CBS) denilen yeni bir teknolojiyle
gerçekleştirilmektedir.
Coğrafî bilgi sistemi, dünya üzerinde var
olan nesneleri ve meydana gelen olayları haritalama ve analiz etmeye yarayan
bilgisayara dayalı bir araçtır. Bu sistem coğrafî varlık ve olaylara ait grafik
(harita) ve grafik olmayan verilerin toplanmasını, depolanmasını,
güncelleştirilmesini, analizini ve modellemesini yapabilen, onları bilgisayar
ekranında veya çıktı olarak kâğıt üzerinde görünür hâle getirebilen, plânlamada
ve idari problemleri çözümlemede kullanılabilen bir teknolojik sistem bütünüdür.
Daha basit olarak coğrafî bilgi sistemi, dünya üzerindeki yerleri ve bölgeleri
tüm özellikleri ile tanımla-yabilen, onlara ait verileri de-polayan, farklı
kategorideki bilgileri entegre edebilen, farklı senaryolar üretebilen bir
bilgisayar sistemidir. Bu sistem global kirlilik problemlerinin tespiti, analizi
ve çözümü, meteorolojik olayların analizi, orta ölçekte şehir ve bölge
plânlaması, çevre plânlaması, ulaşım plânlaması, tarım, ormancılık, hidroloji,
su kaynakları ve madencilikle ilgili plânlamalar, daha küçük ölçekte ise arazi
mülkiyeti ile ilgili bilgilerin toplanması ve değerlendirilmesi, yeni yerleşim
için nerelerin uygun olduğunun belirlenmesi, itfaiye araçlarının ve
ambulansların en kısa yoldan ulaşımının nasıl sağlanacağı gibi çok çeşitli
alanlarda etkin olarak kullanılan ve çözüm üreten bir sistemdir. Yine bir şehre
ait tüm bilgileri yani dairelerdeki kişi sayısı, eğitim durumları, su ve
elektrik kullanımları, gelir durumları, telefon numaralan, adresleri, bina
tipleri ve özellikleri, hastahaneler, okullar, yollar, su, gaz, elektrik ve
kanalizasyon şebekesi hatları, sokak ve caddeler gibi bilgileri depolayan, o
bilgileri analiz eden, istatistikî değerlendirmeler yapan, bu bilgilere ilişkin
haritalar üreten kent bilgi sistemleri de bir coğrafî bilgi sistemi
uygulamasıdır. Coğrafî bilgi sistemi okulların, hükümetlerin, şirketlerin ve iş
adamlarının kendi problemlerini çözmek için kullanabileceği bir araçtır.
Harita yapma ve coğrafî analizler yapmak yeni
değildir, fakat bu sistem söz konusu işleri elle yapılana göre çok daha iyi ve
hızlı olarak gerçekleştirmektedir. Coğrafî bilgi sistemi teknolojisinden önce
çok az kişi coğrafî bilgileri kullanarak analiz yapabilir ve problem çözmeye
yönelik kararlar verebilirdi. Bugün ise dünyada CBS yüz binlerce insanın
istihdam edildiği milyarlarca dolarlık bir endüstridir. Üniversitelerinde veya
daha alt düzeydeki okullarında CBS öğretmeyen ülke kalmamak üzeredir. Artık her
sahadaki profesyonel meslek sahipleri CBS yardımıyla coğrafî olarak düşünme ve
çalışmanın avantajlarının farkındadırlar.
Coğrafî bilgi sistemi ile ilgili çalışmalar,
1960'lı yılların başında Kanada Coğrafî Bilgi Sistemini oluşturma çalışmasıyla
başlamış, 19801i yılların başlarında ise ticari bir sistem olarak piyasaya
sürülmüştür.
Coğrafî bilgi sistemi beş bileşenden oluşur.
1- CBS'ni çalıştıran bilgisayar.
2- Coğrafî bilgilerin girilmesi, veritabanı
yöneti-
mi, coğrafî bilgilerin sorgulanması, analizi için
gerekli programlar.
3- Tüm coğrafî veriler.
4- Sistemi yöneten ve onu gerçek problemlere
uygulayacak olan insan.
5- Metotlar.

COĞRAFÎ BİLGİ SİSTEMİ İLE İLGİLİ
TEKNOLOJİLER
Coğrafî bilgi sistemi aşağıda belirtildiği gibi
diğer bazı bilgi sistemleriyle ilişkilidir.
Masa üstü haritalama sistemi (Desktop mapping): Bu
sistemin fonksiyonu harita üretmektir, ancak bir veritabanı olan haritayı analiz
etme, yönetme ve kullanıcının imkânına sunma kabiliyeti sınırlıdır.
Bilgisayar destekli dizayn (CAD): Bu sistem ise
bina ve alt yapıların dizayn ve plânlarını oluşturmak için geliştirilmiştir.
Uzaktan algılama: Çevremizdeki varlıkları
algılamada en fazla kullandığımız organ gözümüzdür. Aslında bu bir uzaktan
algılamadır. Gözümüz bir cisim, resim veya yazıya yöneltildiğinde o nesne veya
cisimden yansıyan farklı renk ve şiddetteki ışınları algılar. Bu algılanan
veriler en gelişmiş bilgisayardan daha kompleks olan beynimizde analiz edilir ve
yorumlanır. Bu işlem an denilecek kadar çok kısa bir zamanda olur. Önümüzdeki
kitabı bu şekilde okur, çevreyi, tabiatı ve görebildiğimiz varlıkları böyle
algılar ve analiz ederiz. Ancak cisimler bizden uzaklaştıkça onları algılamamız
zayıflar ve gittikçe yok olur. Yani bizim görüp değerlendirebildiğimiz uzaklık
sınırlıdır. İşte uzaktan algılama teknolojisi insanın bu açığını kapatmaya
yaramaktadır. Bilindiği gibi Güneş'ten gelen enerji yeryüzünü oluşturan toprak,
su, mineral, bitki gibi çeşitli nesnelere çarpar ve sonra geri yansır. Yansıyan
enerjinin özelliği yansıtan nesnenin özelliğine göre değişir. Uzayda Dünya
çevresindeki yörüngelere oturtulan LANDSAT (Amerika), ve SPOT (Fransa) gibi
uydulardaki algılayıcılar yer yüzünden yansıyan enerjiyi algılayıp sayısal
verilere dönüştürdükten sonra yer yüzündeki istasyonlara iletir. Uzaktan
algılama ile elde edilen bu veriler özel bilgisayar programlarıyla bilgiye
dönüştürülür. Bu sayede ülkelerin bitki, maden, toprak, yerleşim ve şehir, kara
ve demir yolu gibi çeşitli haritaları çıkarılır ve onlarla ilgili bilgiler temin
edilebilir. Uydu sürekli veri sağladığından harita ve bilgiler de sürekli
yenilenebilir. Bu bilgiler sivil amaçlarla kullanılabildiği gibi askerî
amaçlarla da kullanılabilir. Bugün bu yöntemle Dünya'nın hemen her yerinin
haritası çıkarılmış durumdadır. Uydulardan alınan veriler coğrafî bilgi
sistemine aktarılarak orada analizleri yapılır ve yorumlanır. Bu bilgiler
ziraat, maden, ulaşım, şehir ve bölge plânlama alanındaki iş adamları ve bilim
adamları tarafından kullanılır. Bu onlar için güvenli ve ucuz bir bilgi
kaynağıdır,
Yer yüzünün maddî manevî yeniden
şekillendirilmesinde vazife alan ve bunun için tüm yer yüzünün coğrafî nesnel ve
sosyal verilerini toplama, depolama, yenileme, analiz etme, yorumlama ve
insanlığın iyiliğine yeni senaryolar üretme ihtiyacında olan düşünce ve aksiyon
insanlarının, bu amaca hizmet eden teknolojilerden azamî derecede yararlanması
gerekmez mi?

BİYO YAKITLAR

İlmin aydınlatıcı tayflarıyla insanımızın enerji ihtiyacının karşılanmasında yeni bir alternatif olarak ortaya çıkan "Biyo-enerji",gazın, kömürün, petrolün boğucu atmosferine karşılık tepemizde ümitten renklerle bir gökkuşağı gibi belirmeye başlamıştır.

20. yüzyılda teknolojinin büyük mesafeler katetmesiyle birlikte enerji insanlığın en büyük problemlerinden biri haline gelmiştir. Hergün artan enerji ihtiyacını karşılayamama endişesi birçok kişinin kafasını meşgul etmektedir. Şunu hemen belirtmek gerekir ki insanın içinde bulunduğu vasat çok mükemmel bir şekilde hazırlanmıştır. İnsan vücudu sadece İç yapı itibarı ile çok büyük hârikalıklara mazhar olmakla kalmayıp, aynı zamanda bu vücudun dışla olan uyum ve irtibatı en mükemmel şekilde plânlanmıştır. Dolayısı ile enerji probleminin çözümü de insanla birlikte varedilmiş olmalıdır. Bize düşen, önümüze bir kitap gibi açılan bu kâinatı tetkik ederek bizi meselelerimizin halline götürecek çıkış yollarını aramaktan ibarettir. Ni¬tekim şu anda insanlığın Önünde enerji kaynağı problemini halletmek için birçok alternatif vardır; nükleer enerji, güneş enerjisi, elektrik enerjisi...Bu mevzuda ileri sürülen alternatiflerden birisi de bitkilerden elde edilecek "biyo-enerji" diyebileceğimiz bir enerjidir. Bu enerjinin en büyük avantajları hava kirliliğine sebep olmaması, pratik olarak tamamen yenilenebilmesi ve nükleer enerjide söz konusu olan tehlikelerin bulunmamasıdır.

Biyoenerjinin elde edilebileceği malzeme olan "biyo-kütle"yi ağaçlar, tarım ve ormancılık endüstrisindeki artıklar ve gübre teşkil eder. Yeşil bitkiler ve bazı algler güneş enerjisini kullanarak karbondioksit ve sudan yapılı şekerler meydana getirirler. Bitkiler enerjiyi glikoz, nişasta, yağ molekülleri şeklinde depolarlar. Biokütle yakıtları yandığında bu enerji açığa çıkar ve karbondioksit tekrar atmosfere döner. Bu yakıtlar genellikle karbon, hidrojen, oksijen, azot ihtiva eden karbonhidrat polimerlerinden meydana geldiği için bütün yakıt yansa bile çok az hava kirliliği meydana gelir. Bunun da ötesinde enerji için hasat edilen biokütle miktarı kadar yeni bitki dikilirse atmosferdeki karbondioksit miktarında net bir artış olmayacaktır. Yakıtın yanması ile açığa çıkan karbondioksit büyüyen bitki tarafından tekrar kullanılacak, hassas denge bozulmamış olacak ve atmosferdeki karbondioksit fazlasından kaynaklanan net ısınmanın önüne geçilmiş olacaktır.

Yaklaşık 2,5 milyar insan(dünya nüfusunun yarısı) pişirme, ısınma ve aydınlanmada biyokütleden istifade etmektedirler. Bu insanların çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerin kırsal alanlarında yaşamaktadır. Biyo-kütlenin dünya enerji tüketiminin %14'ünü karşıladığı tahmin edilmektedir ki bu rakam 1257 milyon ton petrolden elde edilebilen enerji demektir.

Biyoyakıtlar çok farklı yapıda ve çeşittedirler. Katı,sıvı ve gaz halinde bulunabilir ve fosil yakıtların yerini tutabilirler. Biyokütlenin en iptidai kullanma şekli, ham olarak yakılmasıdır. Bazı işlemler uygulanarak daha kullanışlı yakıtlar elde edilebilir. Bu işlemleri dört ana grupta toplayabiliriz: Birincisi oksijensiz vasatta sıcak vasıtası ile yapısında parçalanma meydana getirmektir. Mesela oduna bu işlem uygulandığında katı odun kömürü,metanol ihtiva eden sıvılar, katran ve gazlar elde edilir. İkincisi "gazifikasyon"dur k i kontrollü miktardaki oksijen sayesinde biyokütlenin ısı ile parçalanmasını sağlar. Odunun bu işlemden geçmesi neticesinde % 50 veya üstünde azot, % 20-25 karbonmonoksit ve daha az miktarlarda hidrojen, karbondioksit ve metan ihtiva eden bir gaz elde edilir. Bu gaz yakılarak ısı elde edilebilir veya gerekli değişiklikler yapılmış benzin ve dizel motorlarını çalıştırabilir. Üçüncüsü oksijensiz sindirim metodudur. Bu metodda bakteriler kullanılarak karbondioksit ve metan üretilir. Elde edilen gaz % 50–80 metan % 15 – 45 karbondioksit ve % 5 sudan meydana gelir. Dördüncü metod olan fermantasyon ise üç değişik hammadde ile yapılabilir. Özel bir mikroorganizma kullanılarak şekerden etanol elde edilir.

Amerika Birleşik Devletleri‘ nde odun, eşya yapımı ve kağıttan daha fazla yakacak maksadı ile tüketilmektedir. Elektrik şirketleri birçok eyalette odun yakan jenaratörler kurmaktadırlar; Kaliforniya'da hâlihazırda 500 megavatlık bir jeneratör çalışmaktadır. Bu yüzyılın sonunda Amerika'nın enerji İhtiyacının % 10'unu biyokütle karşılayabilir. Avrupa topluluğu ise yılda yaklaşık 5.5.milyon ton odun yakıtı kullanmaktadır. Biyokütlenin yetiştirilmesi için ihmal edilmiş verimsiz, tarım yapılamayacak topraklar seçilebilir. Böylece bir ölçüde işe yaramayan bu topraklar daha kullanışlı hale getirilmiş olacaktır. Fransa ve İtalya'nın 5 milyon hektar bakıma muhtaç koruluğu vardır. Bu alanlar enerji üreten alanlara çevrilebilir ve buralarda söğüt, kavak, Akçaağaç gibi türler yetiştirilebilir. Kısa dönemli orman tekniklerinin araştırılacağı 400 hektarlık bir alan Fransa'da ayrılmış bulunmaktadır. İsveç ise gelecek on yıl boyunca her yıl en azından 10.000 hektarlık bir alan üzerine enerji ormanları dikmeyi planlamaktadır.

Biyokütleden sıvı yakıt elde etme, kullanma, depolama ve dağıtma açısından en uygun biçimdir.  Birçok gelişmiş ülke şekerden ve nişastadan biyoetanol yapmak için programlar geliştirdiler. Amerika 1987'de çoğu mısır artıklarından olmak üzere 3 milyar litre etanol üretti. Ülke petrolünün % 30'u % 9 alkol ihtiva eden petroldür. Avrupa topluluğu da artık maddelerin değerlendirileceği bir saha olarak bu işe önem vermektedir. Uluslararası enerji kurumu şekerden elde edilecek etanolun dünya petrol ihtiyacının % 2'sini karşılayabileceğini tahmin etmektedir.

Yeni bir biyo-yakıt türü, mazotun yerini alabilecek vasıflara sahiptir. Bu yakıt zirai vasıtaların, kamyonların, lokomotiflerin ve elektrik jeneratörlerinin büyük bir kısmını işletebilmektedir. Ayçiçeği, üzüm, kenevir ve soya gibi yıllık bitki tohumlarının veya hindistancevizi, palmiye gibi dayanıklı ağaç tohumlarının yağından elde edilir.

Yaklaşık 2,5 milyar insan (dünya nüfusunun yarısı) pişirme, ısınma ve aydınlanmada biyokütleden istifade etmektedirler. Bu insanların çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerin kırsal alanlarında yaşamaktadır. Biyo-kütlenin dünya enerji tüketiminin '% 14'ünü karşıladığı tah-min edilmektedir ki bu rakam 1257 milyon ton petrolden elde edilebilen enerji demektir.

Bazı bitkiler sıvı yakıt elde etmede kullanılan hidrokarbonları üretirler. Bir funda olan Euphorbıa Lathyns'den elde edilen yağ petrole benzer bir sıvıya dönüştürülebilir. Hâlihazırda 'Euphorbia' yağı üretin için ekonomik değildir,fakat bu bitkinin 2000 civarında türü vardır ve daha fazla ürün alınabilecek türler üzerindeki çalışmalar birçok ülkede devam etmektedir. Amerika'da yetişen'Asclepias Speciosa' adındaki bir bitki de aynı maksatlarla kullanılabilecek hususiyetdedir. Filipinler'de yetişen başka bir ağaç 'Pkıttosporum Resınıferum'un meyvesinden yakıt elde edilebilmektedir. Copürfera Croton nevinden tropikal bazı bitkiler mazota benzer bir yağ üretirler. Bir temiz su algi olan Botrtococus Braunı'de % 85'e kadar yağ ihtiva eder; algi yüzer durumda muhafaza eden bir yağdır. Bu yağın işlenmesi neticesinde yağ büyük çoğunlukla petrole, bir miktar uçuş yakıtına ve mazota çok az miktarda da ağır yağa dönüşür.

Eğer dünya enerji ihtiyacının tamamını biyokütleden sağlamak istesek Hindistan büyüklüğün- de bir alan gerekmektedir. Bu miktardaki bir alanda yapılacak ağaçlandırma dünya karbon-dioksit dengesini yeniden kuracak, karbondioksitten meydana gelen net sıcaklık artışını önleyecek, toprak kaymasının önüne geçecek ve böylece insanoğlunun kendi eliyle bozduğu denge bir ölçüde yeniden kurulacaktır.   

DEVREDİLECEK MADEN SAHALARIMIZ

KROM RUHSATLARI:

İLİ-İLÇESİ KÖYÜ TÖNÖR RUHSAT
ALANI(HA)
RUHSAT
ADANA-ALADAĞ MANSURLU MAH. %44.8 358,7 ARAMA
GAZİANTEP ISLAHİYE %46.78 1444,73 ARAMA KROM
HATAY-MERKEZ ÖN İŞLETME YAYLACIK %40.67 1385,54 İŞLETME KROM
HATAY-BELEN KÖMÜRÇUKURU %39.59 1070,25 ARAMA KROM
HATAY-BELEN ÖN İŞLETME ÇERÇİ %41.03 1026,96 İŞLETME KROM
HATAY-BELEN SULUCA %39.40 24,78 ARAMA KROM
HATAY-MERKEZ YAYLICA %42.67 615,65 ARAMA KROM
HATAY-İSKENDERUN SAMANDAĞ %45.70 614,8 ARAMA KROM
HATAY-BELEN KÖMÜRÇUKURU
(BENLİDERESOĞANCI)
%42.90 866,76 ARAMA KROM
HATAY-İSKENDERUN HELVALI %41.78 371,84 ARAMA KROM
HATAY-İSKENDERUN ARSUZ %41.67 36,38 ARAMA KROM
HATAY-İSKENDERUN ÇERÇİKAYA %40.34 604,22 ARAMA KROM
KAHRAMANMARAŞ-MERKEZ KARGI %40.09 900 ARAMA KROM
KAYSERİ-PINARBAŞI Y.KIZILÇEVLİ %39.56 1561,61 ARAMA KROM
KAYSERİ-PINARBAŞI OLUKKAYA %46.78 945,65 ARAMA KROM
KAYSERİ TOMAZRA %43.34 713,6 ARAMA KROM
MUĞLA-MARMARİS %48.67 1990,56 ARAMA KROM
MUĞLA-MARMARİS %47.67 1716,43 ARAMA KROM
MUĞLA-MARMARİS %47.80 1993,13 ARAMA KROM
MUĞLA-MARMARİS KÖYCEĞİZ %48.90 1869,06 ARAMA KROM
SİVAS-YILDIZELİ BAKIR DEMİRÖZÜ %5.51 1986,4 ARAMA BAKIR
SİVAS-MERKEZ ÖRENLER 1707,82 ARAMA KROM
KAYSERİ-YAHYALI (ÇİNKO-KURŞUN) PB3%39.7ZN%24 755,8 ARAMA ZN.PB
ANTALYA-KEMER BEYCİK %44.43 506,15 ARAMA KROM
KAYSERİ-YAHYALI %43.90 608,96 ARAMA KROM
adıyaman MERKEZ %42.34 İŞETME KROM
ANKARA KIZILCAHAMAM BAŞVİRAN KÖYÜ BAZALT ARAMA TAŞ

Fotoğraf-0039 Fotoğraf-0059 Fotoğraf-0101

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


SAHALAR İLE İLĞİLİ DETAYLARI GSM:+905338182825  NOLU TELDEN ÖGRANA BİLİRSİNİZ..

JEOLOJİ BİLMİ 2

 

Bilindiği gibi üzerinde yaşadığımız yeryüzünün insanoğlu tarafından araştırılmaya başlaması oldukça gerilere dayanmaktadır. Diğer birçok bilimler gibi, jeoloji de klâsik ilk çağda bilim olarak araştırma konusu olmuştu. Daha o zamanlarda yerkabuğundaki taş ve toprakların zamanla değişikliğe uğradıkları biliniyordu. ünlü tarihçi Herodot (M.ö.500), Nil nehrinin denizin eski bir körfezini çamur ve mil sürükleyerek doldurduğunu, delta haline getirdiğini farketmişti.

Jeolojinin başlangıcı Milattan öncelere dayanırsa da gelişmesi çok yavaş olmuş, ancak 17.asırda ve 18. yüzyılın başında bir bilim olarak ortaya çıkmış ve günümüze kadar ise süratle ilerleyerek bugünkü seviyesine ulaşabilmiştir.

Bütün bu gelişmeler içerisinde en çok dikkati çeken hususlardan birisi de hiç kuşkusuz ‘ Levha Tektoniği”dir.

Bilindiği gibi arzın dış tabakasını meydana getiren 70—100 km. kalınlıkta ve katı hususiyetteki Litosfer (Taş küre) büyüklü küçüklü levhalardan müteşekkildir. Bu levhalar (Plates) Litosfere nazaran daha yumuşak ve kısmen akıcı bir bölgesi olan Astenosfer üzerinde hareket halinde bulunmaktadırlar.

Bu hareket belirli bir düzende levha dediğimiz —kıtaların da içinde gömülü oldukları— katı kabuk parçalarıyla gerçekleşmektedir. Bu levha sınırlarındaki izafi hareketler üç şekilde vuku bulmaktadır. Bunlardan birincisi, levhalar sınırları boyunca birbirlerinden uzaklaşırlar. İkinci hareket şekli ise, birbiriyle çarpışmalarıdır. üçüncüsü de, levhalar sınırları boyunca kayarak yer değiştirirler.

Bizim ele alacağımız birinci hareket şeklidir. Burada levha sınırları birbirlerinden uzaklaşırlarken aralarında bir açıklık bırakırlar (diverjon levha sınırları). Meydana gelen bu boşluğu derinlerden, Astenosferden yükselen sıcak ve kısmen sıvı ınağma doldurur. Bu olaya “Deniz tabanı yayılması” denir, Yukarı çıkan mağma burada soğuyarak katılaşır ve iki tarafa da hemen-hemen simetrik olarak yayılır. Uzaklaşmakta olan levhaların kenarlarına eklenir; burada yeni bir okyanus oluşmağa başlar. Bugünkü okyanus tabanları çoğunlukla bu şekilde meydana gelmiştir.

Deniz tabanı yayılması genellikle simetrik olarak gelişir. Yayılma merkezinden dışarı çıkan yeni maddeler merkezin her iki tarafından hemen—hemen eşit miktarlarda yayılırlar ve kenarlardaki  levhalara eklenirler; bu suretle yayılma merkezi hep ortada kalır. Litosferin Astenosfer üzerinde yaptığı basınç mağmanın yükselmesi için gerekli enerjiyi sağlar. Yükselen sıcak mağmanın soğuması,katılaşarak levha kenarlarına eklenmesi yavaş yavaş vukua geldiği için, yeni çıkan taze mağma yayılma merkezinde ve yakın çevresinde bir yığılma bir birikme oluşur, zamanla burada yükseklik veya bir sırt meydana gelir. Atlas ve Hint okyanuslarında bu sırtlar okyanusun ortasında bulunduklarından, bunlara “Okyanus ortası sırtları” denir. Pasifik okyanusunda ise sırt, okyanusun ortasında değil, doğu kenarına yakın bir yerdedir.

Atlas okyanusu ortasındaki sırt onu çevreleyen okyanus diplerinden yaklaşık 2500 m. yüksektedir. Deniz tabanı yayılmasının yavaş olarak vukua geldiği (2—5 cm/yıl) bu sırtta denizdibi topoğrafyası oldukça engebelidir. Ayrıca, sırtın ortasında, doruk kısmında vâdi biçiminde derince bir yarık—bir hendek— bulunur. (Şekil 1)

Deniztabanı yayılmasının hızı 2 ile 20 cmyıl arasında değişir; ortalama hız 6 cm/yıl olarak kabul edilir.

2 cm/yıl’lık hızla gelişen bir yayılma sonunda 20 km genişlikte yeni bir litosfer parçasının meydana gelebilmesi için bir milyon yılın geçmesi gerekir. 4 cm/yıl’lık hızla bir milyon yılda 40 km2 genişlikte yeni bir okyanusal kabuk oluşur. (Viner - Mathews hipotezi)

Ayrıca Deniztabanı yayılmaları sırasında, okyanus diplerinde, bu sırtlara dik olarak bir dizi halinde gelişen, kabuğu dilim dilim parçalayan binlerce fay (büyük yarıklar) gelişır. Bu Transform faylar okyanus diplerinde km.lerce uzunluktadır. Dahası da bütün bu hadiselerle birlikte sürekli olarak çok şiddetli denizaltı volkanizması vukua gelmektedir.

Görüldüğü gibi üzerinde bakıldığında sakin ve sessiz olan okyanusların tabanları kızgın lavlarla kaynamakta, çatlamakta, parçalanmakta, korkunç ve şiddetli hadiseler süratle devam etmektedir.

Kısacası, bütün bu hadiselerin özeti, okyanusların  altında devamlı kaynayan bir ateşin var olmasıdır. Biz bu gerçeğe ilmi olarak 1960’lardan sonra vakıf olabildik.

Ve bundan da gurur duyuyoruz. Halbuki 14 yüzyıl önce söylenen şu Kudsi ifadeler, bizim bütün çabalarımıza rağmen henüz ulaşabildiğimiz bu gerçeği bütün açıklığıyla yüzyıllar öncesi ortaya koymuştur.

Kudsi ifadede Abdullah b. Amr’den nakil ile, Efendimiz (s) şöyle buyurmaktadırlar: Hac yapan, umre yapan ve Allah yolunda savaşan gaziden başkası mecbur kalmadıkça deniz yolculuğu yapmasın. Şüphesiz denizin altında ateş vardır ve ateşin altında da deniz vardır” (Bezlül Mechud fi halli Ebi Davud, c. 11, s. 388 3.

Bu hadiste, deniz yolculuğunun zaruret dışında tavsiye edilmemesi şu şekilde değerlendirilmektedir:

Bilindiği gibi 1400 sene önce Arap yarımadasında denizlerle alakalı çok malumat yoktu. O dönemde büyük denizleri (okyanusları) aşabilecek tekniğe sahip, günümüzdeki gibi gelişmiş gemilerin yerinde, basit ibtidai sandallar ve yelkenli gemiler mevcuttu. Bu imkanlarla Atls okyanusu gibi büyük denizleri aşabilmek çok tehlikeliydi. Hatta o dönemde Akdenizi artık iyi tanıyan müslümanlar gözlerini Atlas okyanusuna dikmişler, keşif ve ticaret için gruplar göndermişler, fakat bunların çoğu geriye dönememiş, kaybolmuşlardır. Bu yolculukların tehlikeli olmalarının sebeplerinin başında denizaltı volkanizmalarının sık sık görülmesi ve bu volkan hareketlerindeki patlamalardan dolayı dev dalgaların hiç eksik olmaması gelmektedir. Bugün bile bu tehlike deniz aşırı ülkelere seyahatte göze alınması gereken hususlardan bir tanesidir. Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi günümüzde deniz yolculuğu yasaklanmamış, ancak tehlikelerine dikkat çekilmiştir.

Hadiste ifade edilen bir diğer husus olan “ateşin altında yine denizin olması” mevzuunu ise ancak günümüzde anlamak mümkün olabilmiştir. Bilindiği gibi dünyanın yuvarlak olması sebebiyle mağma okyanusların arasında kalmaktadır. Herhangi bir okyanusun ortasından geçen kesitte mağmanın (Ateşin) iki okyanusun arasında kaldığı görülecektir. (Şekil 2)

Bu ifadelerden anlaşılan bir diğer mesele ise Efendimiz (s)’in küçük denizleri değil de büyük okyanusları kasdetmesidir. Zira Atlas okyanusunun simetriği Büyük okyanustur. Bu durum küçük denizlerle izah edilemez.

Bilindiği gibi bu kudsi ifadeleri beyan eden Zât (s)’ın hayatında büyük denizleri görmediğini ve hele binlerce metre derinlerdeki cereyan eden hâdiseleri görüyormuş gibi ifade etmeleri ve birçok sözü gibi bu ifadelerinin de ancak 14 yüzyıl sonra anlaşılabilmesini enteresan buluyor ve bunun düşünüp araştırılması gereken bir konu olduğuna inanıyoruz.

YER ALTI SULARI

Su, yaşamamız için lüzumlu maddelerin en ehemmiyetli olanlarından birisidir. Halen dünyamızda binlerce insanın yeterli temiz su kaynağı bulamadığı için hastalıklar ve ölümle pençeleştiğini düşünürsek, suyun ehemmiyetini daha iyi idrak edebiliriz. Yaklaşık 1400 milyon kilometreküp gibi, son derece büyük miktarda mevcut olmasına rağmen, dünyanın birçok yerinde susuzluk vardır. Bu miktarı dünyada yaşayan insanlara dağıtırsak, kişi başına 250 milyar litre su düşmektedir. Şu halde mesele suyun azlığı değildir. Su kaynaklarının dağılımındaki farklılıklar ve mevcut kaynakları kirletmemiz en mühim problemi meydana getirmektedir.1400 milyon kilometreküp suyun 1370 milyon kilometrekübü okyanuslarda tuzlu su olarak bulunur. Tatlı su ihtiva eden kaynakların en büyüğünü buzullar teşkil eder. İhtiva ettikleri tatlı su miktarı 30 milyon kilometre küptür. Nehir ve göllerde bulunan toplam tatlı su miktarı ise 200 bin kilometre küptür. Bu rakam toplam su kaynaklarının % 1'inden daha azını teşkil eder. Mağaralar ve su geçirebilen kayalar içinde bulunan yeraltı suları, okyanuslardan sonra ikinci büyük su kaynağıdır. Yaklaşık 50 milyon kilometreküp olan yeraltı sularının, 4 milyon kilometrekübü içilebilir mahiyettedir.Yeryüzündeki bazı kayalar daha çok gözeneklidir. Bu gözenekler hem suyun kolayca içinden geçebileceği kadar geniş hem de birbirleriyle bağlantılıdırlar. Böyle kayalar geçirgen kayalar olup, kumtaşı ve çakıllar bunlara güzel bir misaldir. Diğer kayalarda ise gözenekler çok küçük ve birbirine bağlı değildir. Bu tip kayalar geçirgen olmayan kayalardır. Su depo edecek kadar gözenekli ve içerisinde suyun kolayca akabileceği kadar geçirgen olan kaya tabakalarına aküfer denir.Kayaların geçirgenliğinin az olduğu yerlerde yağmur sularının çoğu dere ve nehirlere akar. Buralarda nehirler kolayca yükselir. Yağışlar bitip, sel suları geçtikten sonra su seviyesi azalır. Kuraklık sırasında ise ya çok aşağılara düşer veya tamamen kurur.Halbuki geçirgen toprak ve kayaların bulunduğu yerlerde yağmur suyu emilir ve bir aküfer içinden yavaş yavaş süzülerek geçtikten sonra nehirlere ulaşır. Buralardaki akarsuların debisi azdır, fakat bu debi kurak mevsimde bile çok az değişir. Buralarda sel baskını ve taşkınlar da hemen hemen görülmez.Yeryüzünden derine indikçe, kayalar içinde su tutan gözenekler giderek küçülür. Belli seviyeden sonra kayalar, içinde su tutamaz ve suyu altına geçirmez hale gelir. Bu kısım, yeraltı suyunun dip kısmını meydana getirir. Jeologlar, 10 km. derinliğe kadar su bulmuşlarsa da, genel olarak suyun göllenip biriktiği kısım 1 km. civarındadır.Yeraltı sularının kaynağı yağmur sularıdır. Yeraltı suları yeryüzü seviyesine ulaştığı zaman buralardan dışarı çıkar, buralar umumiyetle yeryüzünün aşağı kısımlarıdır (nehir yatakları gibi). Çıkan bu sular, yağmur sularıyla birleşerek dere ve nehirleri meydana getirirler.Yeraltı suyunun yeryüzüne çıktığı yer onun yeraltına, yani aküfere girdiği yerden çok uzak olabilir. Böylece bir aküfer, nemli bir bölgeden kurak bir bölgeye su taşıyabilir. Hatta bazen nemli bir yerden çöle bile su taşır. Meselâ, Libya çölündeki Küfra bölgesinde bulunan yeraltı suyu, buraya çok uzak olan Nubian kayalıklarına düşen yağmurdan beslenmektedir.Bir kaya veya toprağın su ile doymuş üst sınırı "su tablası" ve bunun altında kalan su ise "yeraltı suyu" olarak adlandırılır. Su tablası üzerinde kalan aküfer kısmı ise "doymamış katman" olarak ifade edilir.Su tablası suyun yeryüzüne çıktığı tarafa doğru meyillidir. Yağmur suları senede bir-iki kere yağmasına rağmen kaynaktan devamlı su akar. Bu sebeple su tablası devamlı aynı seviyede değildir. Yükselebilir veya alçalabilir. ARTEZYEN KUYULARIBir aküfer umumiyetle daha az geçirgen bir kaya tabakasının üst kısmında bulunur. Bu durum yeraltı suyunun daha aşağı sızmasına mani olur, yahut en azından yavaşlatır. Ayrıca nehir ve derelerin aksine, yeraltı suyu basınç altındadır ve bu basınç, atmosfer basıncından daha büyüktür. Bu sebeple yeraltı suyu aşağı veya yana doğru olduğu gibi evlerdeki hidroforlardaki ne benzer şekilde yukarı doğru da akabilir.Bir aküfer, çok daha az geçirgen diğer bir tabakanın altına doğru girmiş olabilir. Aküferin bu kısmına kuşatılmış kısım denir. Yağmur sulan aküfere kuşatılmamış kısımdan girer. Kuşatılmış kısımdaki su, hem alt hem de üst tabakaya basınç yapar. Eğer üstten itibaren buraya kadar inen delikler açılırsa su, aküferdeki basıncı dengelemeye kafi gelinceye kadar bu deliklerde kolon halinde yükselir. Eğer basınç çok yüksek ise su, açılan bu delikten yeryüzüne sürekli akar. İşte bu tip kuyulara artezyen kuyusu denir. Basıncın yeterli olmadığı yerlerde yeraltı suyu pompa ile çıkarılır. Aküferdeki su, lastik içindeki havaya benzetilebilir. Eğer lastiğin sibobunu açarsanız, lastik içindeki basınç dışardakine eşit oluncaya kadar hava çıkar. Daha sonra lastik hava ihtiva etmesine rağmen hava akışı durur. Su havadan daha az sıkıştırılabilmesine rağmen, aküfer bir lastikten çok büyük olduğundan bol miktarda basınçlı su tutar. Bir noktadan sonra artık aküfer su alamaz duruma gelir ve tıpkı lastikte olduğu gibi, aküfer içindeki basınçlı su dışarı akar. Su aktıkça basınç azalır ve artezyen kuyusundan su fışkırmaz olur. Geri kalan su ancak pompa ile çekilebilir.Ancak sönük bir lastikte hava olmasına rağmen arabayı kaldıramadığı gibi, aküferde basınç düştükce üstteki katmanın ağırlığı bizzat aküfer kayasına yüklenir. Eğer kaya zayıfsa veya zayıf tabakalar ihtiva ediyorsa buralarda çökme olabilir. Nitekim, California'nin bazı kısımlarında ve Mexico City'de zemin binalarda zarara sebebiyet vererek çökmüştür.  İÇMEK İÇİN EMNİYETLİKaynağı ne olursa olsun, yeraltı suyu, yeraltında çok uzun süre kalır. Bu süre suyun bulunduğu yerdeki mineralleri çözerek, tadının tatlı veya acı olması için kafidir. Bu sebeple pekçok insan yeraltı sularını nehir ve göl sularından daha leziz ve hoş bulur. Mineral yönünden zengin olan bu sular çoğu zaman şişelenerek maden suyu olarak satılır.Yeraltı sularının bir başka hususiyeti de, güvenli olmasıdır. Yeraltında uzun müddet kalan bu sulara, yeryüzünden karışan hastalık yapıcı mikroplar, bir başkasına hastalık taşıyabilecek kadar uzun zaman yaşayamazlar. Bu sebeple yeraltı suyu kaynaklan nadiren dezenfekte edilir. Yeraltı sularının emniyetli olması, hususen küçük insan topluluklarının yaşadığı yerler ve geri kalmış ülkeler için çok faydalıdır. Çünkü suyu muameleye tabi tutmak çok pahalıdır.Meselâ, Bangladeş gibi memleketlerde, her köyün kendi artezyen kuyularını açması için büyük çalışmalar yapılmaktadır. Çünkü hızla kirlenen yeryüzü kaynaklarını kullanmak, ishal, kolera gibi hastalıkları da beraberinde getirmektedir.Halihazırda, yeraltı sularının kirlenmesine sebebiyet verecek durumlar da meydana gelmektedir. Çernobil kazası gibi hadiseler neticesinde yeraltı sularına radyoaktif maddelerin karışması tehlikesi başgöstermiştir. Sanayi artıkları, zirai mücadele ilaçlan da yeraltı sularının kirlenmesine vesile olmaktadır.Yağmur sularının, yeraltı sularına karışırken yavaş süzülmesi ve bu esnada zararlı maddelerin pekçoğunun yeraltı suyuna ulaşamaması, ulaşan kısmın ise çok büyük hacimli olan yeraltı suyu içinde çok seyreltik olması emniyetin başlıca sebebidir. Buna rağmen bilgimiz dışında yeraltı suyu kirlenebilir.Yeraltı suyunu kirleten ve tehlikesi hergün artan maddelerden birisi nitrattır. Nitrat için su tablasında bulunan su incelenmeli, bu incelemeler devam etmelidir. Bu bize gelecekte yeraltı suyunun kirlenip kirlenmeyeceği hususunda fikir verebilir.Günümüzde şuursuzca kirletilen ve kullanılamaz duruma gelen çoğu yeryüzü sularına göre yeraltı suları en emniyetli ve temiz sulardır.

JEOLOJİ BİLMİ

Kâinat bir sergi, in­sanlar da sergiyi ge­zen misafirlerdir. Bu mi­safirler ancak imkânları ve kabiliyetleri nisbetinde görebildikleri kadar bilgi sahibi olurlar. Kâi­nat sergi sarayında nazar­lara verilen her yeni eser, insanoğlunu meşgul ede­rek yeni yeni çalışma ve araştırmalar yapmasına vesile olmuştur. Yapılan çalışmalar eser sahibinin bir şeyden ne kadar çok muntazam şaheserler or­taya koyup onunla birçok gayeyi gerçekleştirdiğini ortaya koymuştur. Baş­langıçta faydasız, hatta zararlı görülen birçok ta­biat hâdisesi, aslında bin­lerce gâyeye dayelik yap­maktadır. İşte bunlardan birisi de ortalığı kasıp kavuran ısısı, kulak zarlarını yır­tan gürültüsü ve etrafı si­se, dumana, toza boğan püskürmesiyle volkanlar­dır. Acaba Yaratıcı bütün bu menfiliklerle insanla­ra sadece ibret olsun diye mi volkanları var etmiş­tir? Yoksa daha bileme­diğimiz vazifeleri de var mıdır? Derinlerdeki değerli maden ve mineralleri yeryüzüne çıkarmak, li­tosferde basıncı azaltmak gibi faydalarının yanısıra püskürme sonrası oluşan bu kızgın lav ve yakıcı, kavurucu ısının serinliğe sebep olduğunu söyler­sek ne dersiniz? Konu üzerinde Washington Üniversitesi'nden meşhur Atmosfer Bilimciler, bu mevzuda uzun ve detaylı araştır­malar yaptılar. Bunlardan Clifford Mas ve David Portman 1883'te faaliyet gösteren Karakatou yanardağı ile başlayarak 1982'de Elchichon vol­kanı ile bitirdikleri yoğun çalışmalarında volkan püskürmesi öncesi ve sonrasında atmosferde global analizler yaparak ısı değişmelerini incele­diler. Deniz dibi volkanizması neticesi suyun ısındığını ve daha yu­karıdaki serin ha­va      ile sirkülasyona gir­diğini, dolayısıyla serin bir hava do­laşımının oluştuğunu ispatlayan El-Nino volkanı gibi deliller bulur­lar. Araştırmacı­lar Karakatou ve Elchichon gibi büyük miktarda toz ve gaz (özel­likle sülfürik asit) püsküren volkan­ların ise stratosfe­ri bir küre şeklin­de kuşatarak ge­len güneş ışığını belli bîr miktarda perde­lediklerini ve neticede dünya ikliminde ısı dere­cesini üşütecek bir nokta­ya kadar düşürebilecekle­rini ileri sürmektedirler. Buna misâl olarak da yö­rede “yazsız sene” olarak bilinen 1816 yılında, Ka­nada ve İngiltere'nin bir kısmında, haziran ayında kar yağışı tipi derecesine erişirken, ağustos ayında da hâlâ don hadiselerinin hüküm sürdüğünü, sebebinin ise Endonezya'da 1815 yılında müthiş bir şekilde püsküren Tambora yanardağını gösterir­ler. Bu tür hâdiselerin tekrarlanabilir olduğunu da belirten araştırmacılar çoğu zaman bunların ma­halli kalacağını bütün dünyayı etkilemeyeceğini ileri süren başka araş­tırmacılar ile ihtilaf ha­lindedirler. Muhalifler, bu çalış­maların yeterli olamaya­cağını, her püskürmenin aşikâr bir şekilde ısı de­ğişmelerine sebep olama­yacağını da ileri sürerler. Fakat Karakatau ve Elchichon yanardağları­nın püskürmesinden son­ra o yarımkürede iklimin değiştiği ve sıcaklığın düştüğü de bir gerçekti.. Nasa'nın Uzay Araştır­maları yapan Goddard Enstitüsü'nden bir jeolog olan Michael Rampino ise bir volkanın dünyanın bütününde oldukça fazla bir serinlik oluşturmaya­cağını, ancak hava devri daim sistemlerini altüst edebileceğini ve mevzi kalan serin kuşakları ge­nişletebileceğim savunur. “Bu kü­çük sıcaklık de­ğişiminin ilkba­harda yani İngil­tere ve Doğu Kanada'ya uğra­dığında karın eri­mesini oldukça geciktirdiğini, güneş ışığı olma­sına rağmen bu karın uzun za­man yeryüzünde kalmaya devam ettiğini” misal olarak verir ve ekler; “Eğer infi­laklar hızla de­vam ederse daha çok seneyi yaz­sız geçireceğiz demektir”. Dünyanın gi­derek ısınmasına karşı, Yaratıcı, volkanları alter­natif olarak vazifelendir­miş olamaz mı? Öyle veya böyle, ça­lışmalar da gösteriyor ki, Yüce Yaratıcı isterse ateşle serinliği, buzla sı­caklığı her an her yerde getirecek kudrettedir. Bu sebepleri ise kudretine perde olarak yaratmıştır. Kaynak:Discover Mayıs, 1990,Hot Air.s.32

JEOMAGNETİZMA VE PALEMAGNETİZMA

yer
Bir jeofizik disiplini olan, Jeomağnetizma ve Paleomağnetizma; Yer'in çekirdeğinden Uzay'adeğin Yermağnetik alanını,Yerküre'nin yapısı, dinamiği ve gelişimini anlamak üzere yapılan çalışmaların ortak adıdır.
Jeomağnetizma konusundaki uzmanlar, günümüzde yerin mağnetik alnını ölçerler ve yermağnetik alının kökenini araştırmak için kullanırlar.Paleomagnetizma uzmanları ise kıtalar ve okyanuslardan elde edilen kayaç ve sedimanlarda varolan fosil (kalıntı) mıknatıslanmayı yorumlarlar. Bu kayaç ve sedimanlar; okyanus tabanı yayılması, kıtaların kayması ve yermağnetik alanın polarite terslenmeleri gibi kayıtları üzerinde barındırırlar. Jeomağnetizma ve Paleomağnetizma çalışmalarında bir diğer anahtar kavram; mağnetik minerallerin fiziksel ve kimyasasal yapısıdır. Bu mıknatıslanmanın nasıl oluştuğunu ve oluşmakta olduğu hakkında, eski dönemlerdeki iklim ve çevre şartları, yerkabuğunu anlamak için yaşamsal olan mağnetik anomalileri, bileşim, ısısal vb özelliklerdeki değişimlerle ilişkilidir. Ayrıca elektromağnetik dalgalarla yer içine yapılan indüksiyon, Gezegenimiz içindeki derin yapılar hakkında bize bilgi verir.


Jeomagnetizma Nedir?
Paleomağnetizma Nedir ?
Dünyada Jeomagnetizma ve Paleomagnetizmanın Gelişimi
Türkiye'de İlk Jeomagnetik çalışmalar
Modern Türkiye'de Jeomagnetizma

Jeomagnetizma

Yerküresinin büyük bir mıknatıs gibi davrandığını,İngiliz saray doktoru William GİLBERT
in De Magneteadlı eserini yayımladığı 1600 yılından beri bilmekteyiz. Daha sonra 1839dabüyük alman matematikçisi C.A.GAUSS Yerin manyetik alanının büyük kısmının bizzat Yerin içinden ,değişken olan küçük bir bölümünün ise Yeryuvarı dışından geldiğini saptamış ve Yerin gerçek alanına çok yakın olan dipol alanı tanımlamıştır.
Şimdi yerin manyetik alanının özelliklerini kısaca açıklayalım:Havada yatay bir düzlem üzerinde serbestçe hareket eden bir düzlem üzerinde serbestçe hareket edebilen bir mıknatıs çubuğun veya aynı durumda olan pusula ibresinin bir ucu sağa sola hareket ettikten sonra Yerküresinin coğrafik kuzey kutbuna yönelir ;ancak ibrenin hareketsiz duruma geldiği anda gösterdiği bu yön tam olarak coğrafik kuzey noktası değil buna yakın fakat aralarında oldukça mesafe bulunan yerin kuzey mağnetik kutbudur ve bu iki nokta arasında 11.6derecelik bir açı vardır.
Pusula ibrelerinin gösterdiği yön ile coğrafik kutup noktası arasındaki açıya sapma açısı veya deklinasyon açısı denir ve (D)harfi ile gösterilir.Bu açı heryerde farklı değerler alır. Sapma açısının sıfır olduğu yerlerde pusula ibresi aynı zamanda coğrafik kuzey kutbu gösterir.
Ayrıca,ağırlık merkezi üzerinden geçen yatay eksen etrafında serbestçe hareket eden bir mıknatıs çubuğunun veya pusula ibresinin kuzey ucu kuzey yarıküresinde ve güney ucu güney yarıküresinde aşağı doğru eğilir ,yatay düzlemle belirli bir açı yapar.Bu açıya da ,mağnetik eğim veya enklinezon denir ve (I) harfi ile gösterilir.Bu açının değeride bölgelere göre değişiklik gösterir.
Yer mağnetizması aslında karmaşık bir konuudur.Mağnetik alanın bileşenleri ve diğer elemanları ,sapma ve eğim açılarım ,yer yer,bölge bölge farklı değerler taşırlar ve zamanla değişikliklere uğrarlar.
Yerin mağnetik alanının gün begün hafif fakat muntazam bir şekilde vukua gelen değişikliğine günlük değişim denir.Mağnetik alanın günlük değişimleri ve mağnetik fırtınalar yukarı atmosferdeki elektrik akımından ileri gelir.
Yerin mağnetik alanının uzun süreli fakat muntazam olmayan değişikliğine seküler değişim denir.Yıllar ve yüzyıllar boyunca vukua gelen bu değişim genellikle sapma ve eğim değerlerinde ve mağnetik alan şiddetinde kendini gösterir.Seküler deeğişimden elde ettiğimiz en önemli sonuç Yerin mağnetik alanının yılda ortalama 0,2 derece kadar batıya kaymakta olduğunun saptanmasıdır.

Paleomagnetizma

Kayaçlardaki doğal kalıcı mağnetizmanın yönlerinin ölçülmesi yolu ile Yerin mağnetik alanının jeolojik, arkeolojik ve kozmik geçmişteki durumunun incelenmesi yöntemine paleomağnetizma denir.
Paleomanyetik araştırma ,arazi üzerinde çok sayıda yönlü kayaç örneği almakla başlar.Volkanik kayaçlarda birçok lav akıntılarından ,sediment kayaçlarda ise ,en az on binlerce senelik serilerinden değişik örnekler toplamak gerekir.Normal olarak test edilecek herbir durum için bir kayaç örneğinden veya 1 karot parçasından 6 veya daha fazla parça alınır ve bunlar üzerinde yapılan ölçülerin ortalama değeri bulunur.Statigrafik serilerden alınan örneklerin yaş bakımından oldukça farklı olmalarına dikkat edilir.
Yeteri kadar yönlü parçalar toplandıktan sonra bunlar içindeki kalıcı mıknatıslanma ve onun doğrultusu ölçülür.Elde eddilen doğal kalıcı mıknatıslanma hakkındaki bilgiler, datalar,stereografik projeksiyon düzlemi üzerinde değerlendirilir.Ancak jeomağnetik alanın geçmişteki durumunu incelerken ,ölçülen doğal kalıcı mıknatıslanmanın kayacın oluşumu sırasında meydana gelmiş,sonradan bir değişikliğe uğramamış olmasına dikkat edilir.Çünkü çoğu kayacın oluşumundan sonra ,kimyasal etkenlerle meydana gelen sekonder mağnetizasyon kayaçtaki primer kalıcı mıknatıslanmayı büyük ölçüde etkiler onu değiştirir.
Kayaçlardaki bu ikincil mağnetizasyonu tespit etmek ve temizlemek için ,sahada ve laboratuarda birçok testler yapılır ve böylece sekonder mağnetizasyonun alan yönü ölçmelerindeki zararlı etkisi önlenmiş olur.
Paleomagnetizma mıknatıslanmayla ilgili bir konu olduğu için mıknatıslanma olayındanda bahsetmekte fayda görüyorum:
Bir cismin mıknatıslığı cismi oluşturan atomlar içinde elektronların hareketlerinden ileri gelir.Bildiğimiz gibi bir atomun merkezinde çekirdek çevresinde elektronlar bulunur.İki tip elktron hareketi vardır bunlardan birincisi çekirdek çevresindeki dönme hareketidir;diğeri ise elektronların kendi ekseni etrafında dönme hareketidir,buna iğ hareketi veya spin hareketi denir.
Elektronlar yörünge hareketleri sırasında bir manyetik alan husule getirdikleri için onlara bir çeşit mıknatıs diye bakılabilir ve onun bu mıknatıslığı ,yörünge hareketinin mağnetik momenti olarakda söylenebilir.Bir atomun mağnetik momenti ,atomun yapısına katılan bütün elktronların yörünge ve spin hareketlerine ait mağnetik momentlerin toplamıdır.
Cisimlerin içinde bulunan bu manyetik momentlerden ve onların hareketlerinden dolayı bir çok çeşit kayaç türü oluşmuştur:
a)Dia-mağnetik
b)Paramağnetik
c)Ferromağnetik
d)Antiferromağnetik
e)Ferrimağnetik


DÜNYADA JEOMAGNETİZMA VE PALEOMAGNETİZMANIN GELİŞİMİ

I- JEOMAGNETİZMA

I-I ) Jeomagnetizma'nın Tarihsel Gelişimi

M.Ö. altıncı yüzyılda eski Yunanlıların mıknatıslanmayı bildikleri kesindir. Felsefenin babası Thales, (M.Ö. 640-546) mıknatıs taşının çekme özelliğini anlatır ve bu özelliği taşta varolan ruha bağlar .Ancak bu dönemde mıknatısın çekme özelliğinin bilincinde olan Yunanlılarca bu mıknatısın iki kutbunun bulunduğu ve coğrafi kuzeye yönelme özelliği bilinmemekteydi.
Yerküre çevresinde bir magnetik alanın varlığı, bu alanın oluşum nedeni ve bsaşlangıcı uzun yıllar araştırıcıların uğraş alanı olmuştur. Yermagnetik alanının varlığı pusula adı verilen bir aygıt ile kolayca ortaya konulabilir. Düşey bir iğnenin ucuna oturmuş ve yatay düzlemde iğne çevresinde kolayca dönebilen mıknatıslanmış ibreden oluşa pusula, aynı zamanda tüm mıknatıs cisimlerinin Kuzey (N) ve Güney (S) kutuplarının yerlerini bulmak için kullanılmaktadır.
İlk pusula, İngiltere'de Alexander Neckman adlı bir din adamının doğa bilimleri üzerine 1167 yılında yaptığı iki yayından anlaşılacağı üzerine, denizcilerce 11. yüzyılda kullanılmaya başlanmış, Arap ve İran gemicilerine yollarını bulmakta yardımcı olmuştur. O dönemde pusula ince bir iplikle yatay kalacak bir biçimde asılmış veya kamış gibi suda yüzebilen cisimlere bağlı küçük mıknatıs taşından oluşmuştu.
Avrupalı gemiciler pusulayı 12. yüzyıldan itibaren kullanmaya başlamışlardı. 14. yüzyılda ise pusula artık tüm gemilerde bulunuyordu.
Yerküre'nin dev bir mıknatıs oluşunun ve onun da bir mıknatıs gibi kuzey güney olarak iki kutbunun bulunduğunu insanlar daha sonraki yıllarda öğrendiler. Örneğin C.Colombus, 1492'de Atlantik Okyanusu'nda Doğu Hindistan'a varmak için batıya doğru açıldığı ve Amerika'nın keşfi ile sonuçlanan ünlü deniz yolculuğu döneminde mıknatısın sürekli olarak kuzey coğrafi kutbu göstereceği inancında idi. Atlantik'te yolculuğu ilerledikçe ibrenin coğrafi kuzeyden git gide ayrılışının izlenmesi denizlere kaybolma korkusu ile emilerde bulunanların kaptanlarına karşı ayaklandıkları ve bu ayaklanmanın Colombus tarafından güçlükle fakat büyük bir ustalıkla önlendiği ilginçtir (Anlatıldığına göre Colombus, "gemilerde fazlasıyla soğan ve sarımsak yedikleri pusulanın ise fena kokulardan hoşlanmadığını anlatarak onun düzensiz çalıştığını söylerler).
Eğim açısı (I) ile ilgili ilk yazılı kayıt, 1544 yılındadır. Bu tarihte yazılmış bir mektupta Nürnberg'li bir alet ustası olan Hatman'ın yaptığı bir aygıt anlatılmaktadır. Aygıt ağırlık merkezinden geçen yatay bir eksene bağlı demir bir çubuktan oluşmaktadır. Çubuk mıknatıslanmadan önce her yönde denge halinde kalabilmekte iken boyunca mıknatıslandığı zaman dengesi bozulmakta ve yatayla belirli bir açı oluşturarak denge halini almakta idi. Bu açıklamanın yapıldığı mektup ancak 1831 yılında Koninsberg arşivlerinde ele geçebilmiş olduğundan uzun yıllar olay saklı kalmıştır. Bu arada İngiliz araştırıcı olan Norman, Hartman'dan bağımsız olarak 1576 yılında eğim açısını bir kez daha bulmuş ve ölçme yolunu göstermiştir.
13. yüzyıl, düşünme ve sorunlara yanıt arama çağı olarak başlamıştır. Dönemin öncüleri arasında Roger Bacon görülmektedir. Düşünür yıllarca deneysel bilimlerin gelişmesi yönünde büyük çaba harcamıştır Önemli yapıtı olan Opus Tetium'u 1267 yılında yayınlamıştır .Bocon aynı zamanda yine üstün bir araştırmacı ve düşünür olan Fransız din adamı Pierre Maricourt'u tanıtmaktadır. Maricourt, 1269'da bir dostuna yazdığı mektuplarda uzun uzun araştırmalarından sözetmektedir. Özellikle döneminde cisimlerin mıknatıslanmaları üzerine yaptığı araştırmalar matbaa olmadığından elyazısı kopyaları elden ele dolaşmıştır. Maricourt'un yaptığı deneylerden bir tanesi ilgi çekicidir: araştırıcı mıknatıs taşını yontarak küre şeklini vermiş ve bu küre yüzeyinin değişik yerlerine küçük mıknatıs taşlarının yapıştığını görmüştür. Küçük mıknatısların aldığı yönler küre üzerine işaretlendiği zaman Maricourt bu işaretlerden oluşan çizgilerin kürenin belirli iki yerinde toplandıklarını izlemiştir. Bu yerler yaklaşık olarak kürenin bir çapının yüzeyi deldikleri yerlere rastlamakta idi. Bu noktalara araştırıcı kutup adını vermiştir. Maricourt aynı mıknatıslanmış yüzeyi bir tahta parçasına monte etmiş ve su üzerine bırakmıştır. Bu zaman da kürenin bir kutbunun yerkürenin kuzey kutbuna yönelmiş olduğunu görmüştür. Benzer diğer bir küre de suda diğerine yaklaştırıldığında iki kürenin aynı tarafa yönelen kutuplarının bir diğerini ötelediği karşıt kutupların ise birbirini çektikleri açık olarak saptanmıştır.

I-II ) Jeomagnetizmanın Doğuşu

Magnetik D ve I açılarının doğru olarak ölçümleri jeomagnetizma bilim dalının doğuşunda öngelişmelerdir ve dalın doğuşunu bir hekim olan Jilliam Gilbert (1540-1603) sağlamıştır. Gilbert, Maricourt'un deneylerini ele almış, sağlanan sonuçları önemle incelemiş, kendi yaratıcı gücünü de katarak dört ciltlik Latince yazılmış olan "De Magnet" adlı eserini meydana getirmiştir. De Magnet bilim tarihinin önemli yapıtları arasındadır ve bu yapıtı övenler arasında büyük Galile de bulunmaktadır. Yapıtta magnetizmanın bugün bilinen önemli bir çok konuları kuramsal ve deneysel yönleri ile sunulmuştur. Gilbert bu önemli yapıtında Yerküre'nin dev bir mıknatıs olduğunu kutupların yerlerini magnetik meridyeni, meridyen boyunca kürenin magnetik alanının dağılımını açıklamış ve aynı zamanda cisimlerin mıknatıslanma yolları ve özellikleri günümüzde benzer yapıtlarda görülen ölçülerde anlatmıştır. Şekil 1'de Gilbert'in "De Magnet" isimli eserinden alınan çizim verilmiştir. Londra'daki yermagnetik alanının sistemli gözlenmesi de Gilbert dönemine rastlamaktadır.

I-III) Yermagnetik Alanının Yerküre Üzerinde Ölçümleri

İlk dönemlerde yermagnetik alanı bilimsel çalışmalardan çok, yarar sağlama amacına yönelik olarak ölçülmekteydi. Örneğin denizciler denizlerde yollarını izleyebilmek ya da limanlara sığınabilmek için sapma açısını bilme gereğini duyarlarken, topoğraf ve maden arayıcıları da magnetik alanın değişik değerleri ile ilgilenmekteydiler.
Bugün bilinenlere göre insan yararına dönük olarak ilk önemli sapma açısı ölçümlerini Portekizli denizci Castro yapmıştır. Araştırma, 1538-1541 yılları arasında Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'nun batı kısmında yapılmıştır.
Okyanuslara ait ilk magnetik harita İngiliz astronomu Halley tarafından yapılmıştır. Şekil 2'de bu harita verilmiştir. Aynı zamanda matematik ve yerfizikçi olan araştırıcı, önce yermagnetik alanı ile kuramsal ilgilenmiş, araştırma sonuçlarını 1683 ve 1692 yıllarında yayınlamıştır. Bu çalışmalarında Halley, D sapma açısının dağılımını, seküler değişimini incelemiş ise de vardığı sonuçları yetersiz görerek ölçülere yönelmiştir. 1698-1700 yılları arasında kuzeyden güneye Atlantik Okyanusu'nu dolaşmış ve 1701 yılında bu deniz için D haritasını düzenlemiştir. Sonraki yıllarda diğer denizlerde de gözlemini sürdürmüş ve D magnetik bileşen haritasını Hind ve Çin denizlerine kadar genişletmiştir. Halley'in haritaları uzun yıllar insanlara yarar sağlamıştır.
I eğim açısı ölçümleri D'ye oranla daha az yapılmıştır. İlk dünya magnetik eğim haritası, 1678 yılında yayınlanmıştır. I eğim açısının coğrafi enlemle değiştiğini ilk olarak Humbolt göstermiştir.
Magnetik alan şiddeti, standart birimler cinsinden ancak 1832 yılından sonra Gaus'un çalışmaları ile sağlanabilmiştir. Bağıl değer olarak alan şiddeti daha önceleri Humbolt tarafından 1799-1803 yılları arasında Güney Amerika yolculuğunda yapılmıştır.
Okyanuslardaki magnetik alan değerleri hakkındaki bilgilerimiz içinde bulunduğumuz yüzyılın başında ilerleme göstermiştir. Bunu Amerikan Carnegie Enstitüsü'nün çalışmalarına borçluyuz. Bu kuruluşun yönetimi altında, özel olarak ve tamamen anti magnetik maddeden yapılmış olan iki araştırma gemisi değişik dönemlerde okyanuslara açılarak bir çok ölçüleri gerçekleştirmiştir. Bu gemilerden Galile, 1905-1909 yılları arasında okyanuslarda yaklaşık olarak 64.000 millik ve ikincisi Carnegie ise 80°N ve 60° enlemleri arasında ve 1909-1929 yılları süresince 298.000 millik yolculuk sonunda Türk limanları da dahil olmak üzere dünyanın birçok yerinde ölçüler yapmıştır.
Rusların Zarya adlı anti magnetik gemisi 1957-1958 uluslararası jeofizik yılı nedeniyle 15 ay süresince Atlantik ve Hint Okyanusları'nda 47.000 mil tutarı bir yol izlemiş ve bu iki denizde magnetik alan vektörü sürekli kaydedilmiştir. Aynı dönemde Amerika Hidrografya Enstitüsü'nün havadan yapmış olduğu sürekli kayıtlarla büyük denizlerin magnetik ölçüsü yapılmamış olanlarının boşlukları doldurulmuştur.
Yermagnetik alanının kaynağının yerinin tartışılması için ilk küresel harmonik analiz, 1839 yılında Gaus tarafından yapılmıştır. Gaus analiz sonucu yermagnetik alan kaynağının tamamen yerin içinde olduğunu matematik yoldan bulmuştur ki Gilbert yıllar önce ispatsız olarak aynı sonucu iddia etmiştir. Gaus'dan sonra yapılan benzer analizler yermagnetik alanını magnetik momentinin son yüzyıl içerisinde %5 oranında yavaş bir azalma gösterdiği ortaya konmuştur. Ayrıca küresel harmonik analiz yolu ile alanın dış kaynaklı bir bileşeninin de olduğu anlaşılmıştır. Bugün magnetik alanın arzın dışındaki dağılımını da saptamak ve yukarı atmosferin iletken ortamı olan iyonosfer ile onun ötesinde varolan elektrik akımlarının nasıl değiştiklerini araştırmak olanaklıdır. Vangard serisinden başlayarak uzaya fırlatılan uydularla yapılan kayıtlar yermagnetik alanının değerini birçok yer yarıçapı uzaklıklara kadar saptama olanağı vermiştir.

I-IV) Geçici Magnetik Alan Değişimleri ve Magnetik Alan Bozuklukları

Bu konu altında seküler değişmeye kıyasla yönü ve büyüklükleri çabuk değişen geçici değişmelerin incelenme dönemleri sırlanacaktır. Geçici değişimleri ilk olarak 1722 yılında Graham tarafından ortaya konmuştur. Bu araştırmacı Londra'da pusula ignesinin sapmalarını incelemiş ve sapma açısının bazı günler yavaş ve düzgün bazı günler ise bozuk değiştiğini gözlemiştir.
İlk magnetik gözlemevi Göttingen'de Gaus tarafından kurulmuş ve yermagnetik alanının üç bileşeni (D, H ve Z) ilk olarak burada ölçülmüştür. 1836-1841 yılları arasında dünyada Gaus sistemine göre çalışan 50 kadar gözlemevinin bulunduğu saptanmıştır.

I-V) Yer Üzerinde Uzun Süreli Birlikte Yapılan Gözlemler, Kutup Yılları ve Jeofizik Yılı

Yermagnetik alanı ile uğraşan bilim adamları nihayet ayrı ayrı yerlerde ve değişik zamanlarda yapılan ölçümlerin yeterli olmadığı inancıyla büyük bir alanda ve aynı dönemde beraber ölçümler yapılmasına karar vermişlerdir.
İlk birleşme 1.8.1882 ile 1.9.1883 yılları arasında onüç ay süre ile kuzey ve güney yarımkürelerinin yukarı enlemlerinde (özellikle kutuplar ve yakınlarında) magnetik ve meteorolojik gözlem ve ölçümler yapmışlar, kutup ışıklarını izlemişlerdir. Bu denemeye katılan devletlerin sayısı 11 dir. Bu deneme o kadar başarılı olmuştur ki çalışmaları 50 yıl ara ile yinelemek kararı alınmıştır.
Birinci kutup yılına benzer ölçüde 1.8.1932-31.8.1933 yılları arasında yine 13 ay süre ile aynı bölgelerde çalışmalar yapılmıştır. Bu kez çalışmaya katılan devletlerin sayısı 22'ye yükselmiştir.
3. uluslararası ortak çalışma döneminin 2.'sinden 50 yıl sonra 1982-1983 yılları arasında yapılması karara bağlanmış iken özellikle İkinci Dünya Savaşı süresince jeofiziğin hemen her alanında meydana gelen çok hızlı gelişmeler ve teknik olanaklar nedeni ile 1982 yılına kadar beklenmesi gereksiz ve uzun görülmüştür.1950 yılından başlayarak yapılan her uluslararası toplantıda konu gündeme açılmış ve sonunda üçüncü dönemin 50 yerine 25 yıla indirilmesi ve çalışmaların 1957-58 yılları arası sürdürülmesi onaylanmıştır.
Çalışmalar 1.6.1957 ile 31.12.1958 tarihleri arası bu kez 19 ay süre ile düzenlenmiştir. Araştırmaların yer ve çeşidinde farklılıklar göstermesi nedeni ile bu defa incelemelerin yerleri yalnızca kutup bölgeleri değil tüm yerküresini kapsamış ve buralarda ayırım gösterilmeden iyonosfer ve uzay olaylarını da içine alan tüm jeofizik konularını araştırmak üzere ele alınmıştır. Bu dönemde ortak çalışmaya katılan devletler sayısı 67'ye yükselmiştir. Sayılan nedenlerden ötürü son dönem Uluslararası Jeofizik Yılı olarak isimlendirilmiştir.

II-)PALEOMAGNETİZMA: TANIMLAMALAR ve TARİHSEL GELİŞİM

Manyetik mineral içeren kayaçlar oluşumları sırasında mıknatıslanma kazanırlar, bu, kayacın yaşına bakılmaksızın onların şu anki manyetik özelliklerinin incelenmesi ile ayrılabilen (izolate) bu oluşum anındaki orijinal bileşenin incelemesine olanak tanır. Bu oluşum sırasında kazanılan (orijinal) kalıntı mıknatıslanmasının ölçülmesi, eski jeomanyetik alanın karakterinin (doğasının) belirlenmesinde kullanılabilir ve bu jeolojik zaman boyunca yerküre'nin fiziksel bir özelliğinin ayrıntılı olarak belirlenmesine olanak tanıyan yegane jeofizik gözlemdir. Jeomanyetik alan Yer'in çekirdeğinden kaynaklandığı için, bu çalışmalar hem alanın kendisinin hem de yer içinin kökeni ve evrimi için kritik öneme sahiptir. Bu tür jeomanyetik çalışmalar ayrıca kayaçların tarihlenmesine ve onların geçmiş mekansal ilişkilerinin belirlenmesine olanak tanıyan geniş bir jeolojik ve jeofizik uygulama alanına sahiptir.

II-I) TARİHSEL GELİŞİM

Paleomanyetizmanın tarihçesi mıknatıs taşı olarak bilinen kayacın (ledosetone = manyetikçe zengin kayaç) yöne bağlı özelliklerinin keşfi ile yakından ilişkilendirilir. Mıknatıs taşını (lodestone) oluşturan parçaların çekme ve itme özellikleri bu özelliklerin büyük olarak düşünüldüğü tarih öncesi zamanlarda iyice bilinmesine rağmen, genellikle bu yönlü özelliklerin ilk olarak Çin'lilerce M.Ö. birkaç yüzyıl evvel keşfedildiğine inanılır. Çin'deki kesin olan kayıtlar M.S. birinci yüzyıla aittir. Manyetik sapma (denklinasyon) coğrafi güney ve manyetik pusula iğnesinin güneye doğru yönü arasındaki karşılaştırmaların varolduğu M.S. 720'de kesin olarak bilinmekteydi.
Avrupa'da, mıknatıs taşının yönlü özelliklerine ilişkin bilinen ilk kaynak; bu yıllarda iyi bilinen pusulanın daha ileri bir modelinin varolduğu 1190'da Alexander Neckham tarafından yapılan tanımlamadır. Yer'in yüzeyi üzerinde spesifik noktalar olarak kuzeye ve güneye yönlenmesiyle bir mıknatısın dipol (çift kutuplu) karakteri Avrupa'da Petrus Peregirus tarafından 1269'da keşfedilmiştir ve o ayrıca pusula iğnesinin yönü ile o zaman evrenin ekseni olduğuna inandığı yerküre'nin kutuplarının dönmesiyle ilişkilendirdi. Manyetik sapmanın diğer kıtalardan bağımsız olarak Avrupa'da keşfi büyük olasılıkla aynı zamanlarda ya da az sonra yapılmıştı ancak böyle değişimler genel olarak 15.yüzyılın sonuna kadar mıknatıstaşının üniform olmamasına bağlanıyordu.
Yatay olarak asılı duran bir magnetik iğnenin ya da mıknatıs taşının eğimi (inklinasyon) kesin olarak Çinli'lerce biliniyordu fakat bağımsız olarak Avrupa'da Pregirus tarafından keşfedildiği görülür ve daha sonra iki ayrı olay ile 1544'de George Hartman ve 1576'da Robert Norman tarafından yeniden keşfedilmiştir. Bir bölgeden diğerine sapma açısındaki değişim, Afrika çevresinde Kızıl Deniz'e seyahat ederken, 1538 ve 1541 yılları arasında 43 sapma açısı gözleminin Jogo de Costro tarafından yapıldığı 16. yüzyılın ortalarına kadar görünmez. 1546'da Flemenk Kartograf Gerhard Mercator, dünyanın değişken diğer bölgelerinde, coğrafi ve pusula koordinatları arasındaki benzer uyumsuzlukları (discrepancy) farketti.
İlk gerçek bilim adamı olara düşünülen William Gilbert,bu gözlemleri Peregrinus ve diğerlerinin çalışmaları ile birlikte 1600'de yayınlanan kendi eseri "De magnet"de kullandı.O yerküre'nin manyetik alanını üniform olarak mıknatıslanmış bir küre olarak tanımladı. Daha sonra 1635'de Henry Gellibrand, Londra'daki 1580, 1622 ve 1634 yıllarında ölçülen sapma açıları arasında önemli farklılıklar buldu ve sapma açısının sadece bölgesel olarak değişmediği aynı zamanda zaman ile de değiştiği sonucuna ulaştı. Yer'in manyetik alanının yönündeki bu zaman değişimi onun seküler (uzun süreli) değişimi olarak bilinir.
Jeomanyetik alanın büyü ölçekteki haritaları Edmund Halley tarafından derlendi ve 1700 yılı için Kuzey ve Güney Atlantik'deki eşsanma eğrilerini (izogonlar) gösterdi ve ilk eşeğim eğrileri (izoklinler) Johann Carl Wilcke tarafından 1768'e doğru yayınlandı aynı zamanda düşünüldü ki bir geminin boylamı bu haritalardan belirlenebilir ancak kronometrelerdeki gelişme bu uygulamadaki ilgiyi azalttı. 1899'da, 1550'den 1700'e elli (50) yıl aralıklarla sapma açısı değerinin haritalarını yapmak üzere Van Bemmelen için oldukça yeterli veri vardı. Ayrıca, yer'in manyetik alanının esas olarak iki kutuplu yapısını ve içsel kökenini matematik olarak kurmak için, onun yeni olarak geliştirdiği küresel harmonik analizlerden yararlanmak amacıyla 1839'da Gauss'a yeterli veri vardı.
Kayaçların mıknatıslanmalarının incelenmesi hiç kuşkusuz mıknatıs taşı'nın ilk keşfine kadar gitmek zorundadır.Ve bir navigasyon aleti olarak pusulanın kullanılışı, pusula iğnesinin saptırdığı yeterli derecede manyetik özelliğe sahip bir çok kayacın keşfedilmesine eşlik etmiş olmalıdır. Bu güçlü manyetik kayaçların çoğu yıldırımla (lightning) mıknatıslanmaktadır ve 1797'de Alexander von Humbolt, Palatinate'deki bir dağın doruğunda yapılan pusula okumalarındaki değişim için bu açıklamayı verdi. 19. yüzyılın ortalarıyla mıknatıs ve pusula yapımındaki ilerlemelerle, yıldırım ile yönlenmiş magmatik kayaçların daha zayıf kalıntı mıknatıslanmalarının saptanması mümkün olmuştur. Ve 1849'da, Delesse göstermiştir ki bazı lavlar üniform olarak yer'in manyetik alanına paralel mıknatıslanmışlardır.
1853'de Melloni, Vezüv ve Phlegraean lavları üzerindeki belirli İtalyan lavların kalıntı bir mıknatıslanmaya sahip olduğunu buldu ve 1859'da Forsterman ile çalışmalar gösterdi ki bu mıknatıslanma lavların 100 C'ye ısınmasıyla kaybolmaktadır. Fakat soğuyunca yeniden kazanılmaktadır. Bu araştırma 1894'de ve Folgerhaiter'in lavlar üzerindeki kalıntı mıknatıslanma yönlerini bulduğu 1895'de geliştiridi. Ve fırınlanmış çömleklerin, ısınan ve soğuyan materyallerin zamanındaki yer'in manyetik alanının yönüyle kesin olarak birleştiğini ve bu orijinal yönün en az 2000 yıldan beri korunabildiğini bulmuştur. Benzer manyetik kararlılık, 1901'de Brunhes ve David tarafından mağmatik kayaçlar için önerildi. 1904'de bulundu ki lav blokları onların alındığı taş ocağındaki lavlar için belirteç eğimine M.Ö. birinci yüzyılda sahip olarak tapınağın inşaasında kullanılmış olmalıydı, böylece lavın kalıntı mıknatıslanma yönleri
tapınağın kaldırılması, taşınması ve inşaası sırasında değişmeden korunmuştu.
Günümüzdeki yer manyetik alanı yönüne zıt polariteye sahip akyaçlar 1860'da Bravn tarafından Hindistan'da rapor edilmişti fakat yıldırımların anomali etkisi ile kesinlikle ilişkisi olmayarak terslenmiş bir mıknatıslanmanın ilk gözlemi 1906'da Brunhes tarafından Fransa'da yapılmıştır. Daha sonra ters olarak mıknatıslanmış kayaçlar, Spitsbergen, Greenland ve Avusturalya'da 1910 ve 1926 yılları arası olayın dünya çapındaki karakterini onaylayacak biçimde Mercanton tarafından bulundu. Bunun daha sonraki bir onayı erken Kuvaterner (yaklaşık 1 milyon yıl önce), peryodunda terslenmiş bir polaritenin tanınması, Japonya, Kore ve Mançurya'dan elde ettiği kayaç örnekleri ile 1929'da Matayuma tarafından yapılan çalışmalardan geldi.
Modern paleomağnetik çalışmaların öncüsü, 1924 ve 1925'de yayınladığı Etna'nın tarihsel lavları üzerine yaptığı çalışması ile Raymond Chevallien'dir. Bu çalışma, yıldırım tarafından etkilenen zonların ayırımını ve 12. yüzyıldan beri yer manyetik alanının yönündeki değişimleri belirlenmesini kapsayacak biçimde, bireysel akmalar içindeki mıknatıslanmaların üniformluğunu içeriyordu. Kayaçların kalıntı mıknatıslanmasına dayanan Chevarlier'in jeomanyetik belirlemeleri, tarihsel kayıtlar ile dünyanın birçok parçasında yapılmış olan paleomanyetik belirlemeler ve gözlemler arasındaki benzer uyum ile karşılaştırılmasıyla kanıtlandı.
1930'lar ile böylece paleomanyetizma hakkındaki temel keşiflerin çoğu yapılmıştır. İlerki çalışmalar, normal bir çubuk mıknatıstan daha zayıf mıknatıslanmaya ve milyonlarca yaşa sahip çeşitli kayaçların mıknatıslanmalarının hassas olarak belirlenmesini olanaklı kılacak biçimde, daha sofistike ölçüm ve analiz tekniklerinin gelişimine yol açtı. Böyle katkılar sadece fiziksel süreçlerin artan bilgisi (L.Neel tarafından yapılan çalışma gibi) ile Fisher tarafından yapılan istatistik tekniklerin gelişimi ile olabilir.
Bu araştırmalar, paleomanyetik tekniklerin çeşitli jeolojik ve jeofizik problemlere olası uygulamalarıyla genişçe desteklenmiştir. Birçok insan çok daha yeni çalışmalara gelişmelere katkı koymuştur. Bununla birlikte temelde, ana sonuçlar yalnızca bir düzine ya da biraz daha fazla araştırmacı tarafından elde edilmiştir ki bu sonuçlar bilim adamlarının kuşkuculuğu ile birlikte günümüze kadar gelişimini sürdürmüştür.



TÜRKİYEDE İLK JEOMAGNETİK ÇALIŞMALAR

I-) ÜLKEMİZDE PUSULA NE ZAMANDAN BERİ BİLİNMEKTEDİR?

Ülkemizde pusulanın ilk olarak ne zaman girdiği hakkında herhangi bir kayda rastlamış değiliz. Yalnız, XVI. asır başlarında gemici pusulasının (compas) bizde bilinmekte olduğu muhakkaktır. Bunu, XVI. asrın meşhur Türk deniz coğrafyacılarından PİRİ REİS'in, deniz coğrafyasına dair ilk Türk eseri olan KİTAB-I BAHRİYYE'sine yazdığı manzum mukaddimeden öğreniyoruz .PİRİ REİS bu mukaddimede gemici pusulasının kısaca tarifini yapmıştır. Bütün Ortaçağ müelliflerinin dediği gibi mıknatıs taşının Kutup Yıldızı tesiri altında bulunduğunu ve "Pusulada, hartide (haritada) beyanın böyle olduğunu anlatmıştır. Fakat, ne bu bahisde ve ne de haritaya ait bahislerde pusula ibresinin Coğrafi Kuzey'den inhiraf edebileceği hakkında veya pusulayı nerede görüp öğrendiğine dair hiçbir bilgi vermemiştir . Böylece PİRİ REİS'in magnetik deklinasyoN hakkında herhangi bir fikre sahip bulunmadığını anlıyoruz.
KİTAB-I BAHRİYYE'nin ilk telif tarihini biliyoruz ki 927/1521'dir. 1525'te Kanuni Sultan Süleyman'a takdim olunan nüsha, genişletilmiş ikinci şeklidir. O halde 1500 yılında vukua gelen bir deniz muharebesinde gemi reisliği ettiği malum bulunan PİRİ REİS'in XVI. asrın ilk yıllarında gemici pusulasını öğrenmiş ve kullanmış bulunması ve dolayısıyla o tarihlerde, gemici pusulasının memleketimizde bilinmekte olması icap eder... Her ne kadar ileride görüleceği üzere AVFİ'nin meşhur eseri CAVAMİ-AL-HİKAYAT VE LAVAMİ-AL RİVAYAT'ın Türkçeye ilk çevrilişi Sultan Murat II devrinde olduğu gözönüne alınarak mıknatıs taşının özelliklerinden, bizde XV. asır ortalarına doğru bahis edilmiş olduğu söylenebilir ise de bunun pusulayı bilmek demek olamayacağını kayda hacet yoktur.
Daha evvelki tarihlerde bilinmesi ihtimaline gelince; bunu pek varit göremiyoruz. Çünkü, Avrupa'da ilk olarak 1187'de bahsi geçen gemici pusulası, her ne kadar 1260'dan itibaren imal edilmeye başlanmış ise de Osmanlıların, İstanbul fethini müteakip açık denizlerde sefere başladıkları XV. asır sonlarından evvel pusulayı Avrupalılardan öğrenmiş olmaları düşünülemez. Araplardan öğrenmiş bulunmaları da muhtemel değildir. Zira Arapların daha önceki tarihlerde pusulayı bildikleri ve bunu deniz seferlerinde kullandıkları hakkında gerek Batı ve gerek İslam kaynaklarında tatmin edici bir kayıt bulunmadığı ileride görülecektir.

II-) MAGNETİK SAPMA AÇISINDAN İLK BAHSEDİLMESİ (962/1554)

Bizde magnetik sapma açısından ilk bahseden müellif, kanaatimizce, SEYDİ ALİ REİS'tir (962/1554). Kanuni zamanında Basra açıkları ve Hind denizlerinde felaketli bir seyahatten sonra karaya çıkmaya mecbur olan bu âlim amiral, Hindistan'da Ahmedâbad'da yazdığını kaydettiği MUHİT adlı eserinde pusula ahvaline PİRİ REİS'e nazaran daha geniş bir yer ayırmıştır. Şimdiye kadar hiç basılmamış olan eserin Revan Köşkü kütüphanesinde görülen el yazması nüshasında, gemiciler için pusulanın bozulması bir "afettir" denilerek gemide iki tane pusula bulundurulması gerektiği; bunların birbirine "şahit" olacağı ve bir ibreden diğerine sürtmek suretiyle mıknatısiyet verilebileceği anlatılmaktadır. Bununla beraber, mıknatısı kırmızı bir çuha içinde saklamak; soğan, sarımsak kokusundan uzak tutmak; bozulursa taze keçi kanı veya sirke ile, ıslatmak gibi şimdi pek garip bulacağınız tavsiyeler de yazılıdır.
Görülüyor ki o tarihlerde üklemizde Almanya'dan bol miktarda kıblenüma (boussole flottante) girmiştir ve gemici pusulası umumileşmiştir. Fakat pusula ibresinin Kuzey'den sapması, yani magnetik deklinasyon bilinmekle beraber bunun zaman içinde ve bir mahalden öbür mahalle değişebileceği hakkında henüz hiçbir fikir yoktur; ancak sapma açısının Portekiz ve Fransa'da yedi derece Doğu'ya doğru olmasından ve Almanya'dan gelen pusulaların böyle bir işareti havi bulunmasından önkestirim yolu ile memleketimizde de öyle olacağı tahmin edilmektedir. Bu tahmin sonraları kat'i bir kanaat haline girmiş olacakki, tarihimizin en büyük ansiklopedisti olan KATİP ÇELEBİ bile 1058/1648 yılında yzamaya başladığı CİHANNÜMA'sında zaman ve mekan farkı gözetmeksizin, pusula ibresinin yedi derece Doğu'ya yöneldiğini tekrarlamaktadır. Sadece SEYDİ ALİ REİS'in verdiği malumat, menşei gösterilmeden, hatta kısaltılarak zikrolunur. Bu da XVII. asır ortalarında dahi jeomagnetik bilgimizin Avrupalılara nispetle pek iptidai olduğunu ve memleketimizde o tarihlere kadar hiçbir sapm açaısı belirlemesi yapılmamış bulunduğunu gösterir.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Hidrografi Neşriyatı Seri No.81-6, (Mürsiyeli İbrahim Haritası 1461) adlı yayında Dr.Ing. Doğan Uçar tarafından Uluslararası Türk - İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Kongresi'ne sunulduğu bildirilen tebliğinde Dr.Uar, portulanlar ve bu arada Mürsiyeli İbrahim haritasındaki kartografik gösterme tekniği hakkında gerekli izahatı verirken şöyle demektedir:
Haritanın nokta konum presizyonlarını araştırmak için denemeyle coğrafik ağ oluşturulması düşünülmüştür. Enlem-Boylam dairelerini temsil eden çizgilerle bölümlendirilen coğrafik pafta ağının başında haritadaki kıble-yıldız doğrultusunun coğrafik kuzey ile belli bir açı yaptığı saptanmış ve bu açının değeri daha sonraki incelemelerle 11° olarak belirlenmiştir. Bu değer, büyük bir olasılıkla, haritanın yapıldığı yıllarda Trablusgarp'taki deklinasyona eşittir. Bu tahminde deklinasyonun ciheti hakkında herhangi bir kayıt yoktur. İleride görüleceği üzere bunun Doğu olması gerekmektedir. Mikdarına gelince, 1500 yıllarında 5°'den fazla olmaması en kuvvetli ihtimaldir.

III-) İLK OLARAK MAGNETİK SAPMA AÇISI BELİRLENMESİ ( 1140/1727 )

İlk Türk matbaasının 1726 yılında İBRAHİM MÜTEFERRİKA tarafından kendi evinde kurulduğu ve bu matbaada ilk olarak ,basılan kitaplar listesinde, müsbet ilme ait altı eserden birinin CİHANNÜMA olduğu bilinmektedir.
CİHANNÜMA'nın matbu nüshasını İBRAHİM MÜTEFERRİKA "Tezyil-al-tâbı" ser-levlası ile uzunca bir not eklemiştir.
Mütferrika'nın TEZYİL'i bittikten sonra bir pusula resmi yapılıp ayrıca şeklin üstüne şu ibare yazılmıştır:
"İşbu binyüz kırk tarihinde mahmiye-i İstanbul'da pusula ibresi imtihan olunup nokta-i şimalden garb cânibine onbir buçuk dereceye karib inhirafı muhakkak olmağla bundan gaflet olunmamak için bu mahalde zabt olundu".
Biz, Hicrî 1140 veya Miladi 1727 yılında İstanbul'da yapılan ve ileride Batı dokümanlarıyla karşılaştırarak doğruluğunu göstereceğimiz bu deklinasyon tayininin İstanbul'da ve Osmanlı İmparatorluğu hudutları içinde Türkler tarafından yapılmış ilk jeomagnetik ölçme olduğu kanaatindeyiz.
Diğer taraftan, SEYDİ ALİ REİS'in ve KATİP ÇELEBİ'Nin hep Avrupa'dan gelen pusulalardan bahsetmelerine mukabil, İBRAHİM MÜTEFERRİKA'nın İstanbul'da imal edilmiş bir pusula ile ölçmenin yapıldığını söyemesi o tarihlerde memleketimizde pusula imal edilmekte olduğunu da göstermektedir.
Burada, şunu zikretmeden geçemeyeceğiz: İBRAHİM MÜTEFERRİKA, TEZYİL'inde deklinasyonun sebeplerine, zamana ve mevkiye göre değişeceğine dair Avrupalı bir müelliften aldığını ileride göreceğimiz bir hayli malumat verir ve tek misal olarak, CİHANNÜMAnın metnine atfen KATİP ÇELEBİ zamanında İstanbul'da ibrenin Kuzey noktasından Doğu'ya mail bulunduğunu söylerki bu da, bahis konusu tayinden evvel memleketimizde hiçbir jeomagnetik ölme yapılmamış olduğu hakkındaki kanaatimizi sağlamlaştırır. ebek'te elde edilen miktarı zikreylerken MÜTEFERRİKA'nın "hilaf-ı mesmu" tabirini kullanmasından da, o tarihe kadar hep KATİP ÇELEBİ ve dolayısıyla SEYDİ ALİ REİS'in tahmin yolu ile naklettikleri deklinasyon miktarının kabul edilmekte olduğu anlaşılır.


JEOMAGNETİZMA HAKKINDA GENEL TARİHÇE

Memleketimizde bu ilk tayinin Batı kaynakları ile mukayesesini daha iyi yapabilmek için jeomagnetizme ait başlıca eserlerden özetleyeceğimiz şu kısa tarihçeyi buraya ekliyoruz:
Çinlilerin, mıknatısın belli bir istikabet alma hassasını Hıristiyanlıktan 2500 yıl önce bildikleri, fakat bu bilgide ndeniz seferlerinde ve ölçü işlerinde ancak Milattan sonra VII. veyaVIII. asırlarda faydalanmaya başladıkları kabul edilmektedir. Her ne kadar Çin İmparatorluğunun mitoloji ile karışık eski anallerinde Milâttan önce 2634 yılında koyu bir sis altında cereyan eden bir muharebe esnasında Güney istikametinin düşey bir eksen üzerinde müteharrik bir mıknatıs yardımıyla tayin edildiği anlatılmakta ise de bu keyfiyet, o tarihlerde Çinlilerin pusulayı bildiklerine kafi bir delil sayılmamaktadır. Nitekim, jeomagnetizm konusu üzerinde yazılmış son ve en mükemmel eser olan Geomagnetism'in "Tarihi Notlar'ında bu hususta verilen yegane kesin kaynak 1030-1090 Milâdi yılları arasında yaşamış Çinli ansiklopedisis müellif SHON-KUA'nın Güney'i österen mıknatısı tarif etmiş olmasından ibarettir.
Eski Mısırlıların ve Fenikelilerin pusulayı bildiklerine dair hiçbir kayıt bulunamamıştır. Eski Yunan ve Latin literatürlerinde mıknatıs taşınan çekme ve itme hassalarına ait birçok referanslar mevcut ise de "magnetik kutuplama" (polarité magnétique) hakkında her hangi bir kayda rastlanmamıştır.

ARAPLAR PUSULAYI AVRUPALILARDAN EVVEL BİLİYORLAR MIYDI?


1884-1886 fasılasında Akdeniz havzasında birtakım jeomagnetik ölçmeler yapan ve bunları Fransa Boylamlar Bürosu'nun 1890 yılı Analı'nda yayınlayan ANTOINE D'ABBADIE bu münasebetle yazdığı uzunca bir tarihçede, Arapların sapma açısı değişimlerini bilmeleri gerektiğini; çünkü, sapma açısının sıfır olmasına göre pusula ibresinin durumunu değiştirdiklerini kaydediyor. Fakat, pusulanın Araplar tarafından ne zaman ve nasıl bilindiği, sapma açısının değişiminin hangi tarihte ve nasıl farkına varıldığı hakkında hiçbir açıklamada bulunmuyor. Onun için bizbu imaya fazla bir kıymet vermiyoruz. Nitekim bundan on sene sonra, 1900'de, jeomagnetizme dair başlıca eserlerden birini yayınlayan Fransız fizikçi E.MASCART, bu hususta bir şey söylememekte; sadece, Arapların pusulayı Avrupalılardan evvel bilmelerinin ve Haçlı seferleri esnasında Avrupalılara nakil etmelerinin "muhtemel" olduğunu kaydı ile ile yetinmektedir. Daha sonraları -1939 ve 1951'de- neşredilen en muteber jeomagnetiz eserleri ise pek mükemmel olan tarihi notlarında ve bibliografyalarında böyle bir ihtimali bile meskut geçmektedirler.
İslam kaynaklarına gelince, bu hususta kat'i bir hükme varmak için bütün ilgili İslam eserlerini gözden geçirmiş olmak gibi büyük bir iddiadan uzak kalarak şunları söyleyebiliriz:
Bir kerre ,Eski Yunanlıların ve Latinlerin pusulayı bilmedikleri muhakkak olduğuna göre Arapların onlardan bunu öğrenmiş olmalarına ihtimal verilemez.
Emeviler devrinde -Malidi 661-746 fasılasında- Çin Seddi'ne kadar dayanan fütühat sırasında ve sonraları Çinlilerden öğrenmiş bulunmaları ihtimali de zayıftır. Çünkü, hep Yunan eserlerini tercüme etmiş olan Arapların Hind kaynaklarından çevirmiş oldukları, astronomi ve coğrafyaya ait, bir tek eser gösterebiliyor ki o da Abbasi Halifesi Mansur zamanında Bağdad'a Hindistan'dan getirilen SİDHANTA'dır.
Hindistan'da uzun müddet kalarak Sanskrit dilini öğrenmesi itibariyle Hind -belki de Çin- kaynaklarının en fazla incelemekle tanınmış bulunan ve gerek İslamlar ve gerek Batılılarca Ortaçağ'ın en büyük alimlerinden sayılan ABUL RAYHAN AL-BİRUNİ'nin 362, 973-440/1048) coğrafyaya ait meşhur ve nadir eseri TAHDİD-İ NİHAYAT-ALEMAKİN LİTASHİH-İ MESAFAT-AL MASAKİN'inde ise pusulaya hiç temas edilmediğini tahkik ettik. Diğer eserlerinde böyle bir kaydın bulunmadığı, bilhassa KAZVINİ'nin biraz sonra söyleyeceğimiz şehadeti ile sabittir. Keza, faaliyet sahaları itibariyle Çin kaynakları ile temasa gelmesi en fazla melhuz olan alimlerden Meraga Rasathane ve Kütüphanesi'nin kurucusu ve en eski Türk ve Hitay takviminin nakili, NASİR-AL-DİN TUSİ'nin (597/1201-672/1274) ve daha sonraki zamanlarda yaşamış, Semerkand Mektebi üstadlarının eserleri arasında da pusulaya ait herhangi bir risale yoktur. Nitekim KATİP ÇELEBİ'nin meşhur bibliografya eseri "KEŞF-AL-ZUNÛN'da dahi pusuladan bahseden bir esere işaret olunduğunu göremedik.
Diğer taraftan ne AL BİRUNİ tarafından tanzim edilen denizler haritasında ve ne de Endülüslü meşhur coğrafyacı İDRİSİ'nin (493/1099-576/1180) oldukça tafsilatlı düz ve dairevi dünya haritaları ile diğer eski Arap haritalarında cihetleri gösterir herhangi bir pusula şekli veya işareti görülmemektedir. Ayrıca, SEYDİ ALİ REİS dahi, daha evvel işaret ettiğimiz veçhile, eskilerin -yani eski müslümanların- pusulayı bilmediğini tasrih eylemiştir.
ALDO MİELİ tarafından 1938'de yayınlanmış olan "Arap ilmi ve onun dünya ilim tekamülündeki rolü" adlı eserde, AVFİ ve BAYLAK gibi bazı İslam edip ve yazarlarının anlattıkları hikaye ve rivayetlere dayanılarak, Arapların pusulaya XIII. asırdan evvel bildikleri, hatta icad eyledikleri yolunda ileri sürülen iddiaya burada temas etmek yerinde olur... KATİP ÇELEBİ'nin ALCEMAL MUHAMMED-BİN-AL-AVFİ diye zikreylediği bu İran'lı edip, İslam ansiklopedisi'ne göre 1171?-1233? arasında yaşamıştır. Farisi dilinde yazdığı ve ALDO MİELİ'ye göre 12324ye doğru telifini bitirdiği CAVAMİ-AL-HİKAYAT VE LAVAMİ-AL RİVAYAT adlı eseri İslam aleminde büyük şöhret almıştır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk devirlerinde Sultan Murad II, emri ile İBN-ARABŞAH (vefat tarihi, 854/1451); Şehzade Mehmed namına şair NECATİ (vefat tarihi, Hicri 91); Şehzade Bayezid bin Süleyman namına SALİH BİN CELAL (vefat tarihi Hicri 973) taraflarından üç defa Türkçeye tercüme edilmiştir. Biz eserin Ayasofya Kütüphanesi'nde bulduğumuz SALİH BİN CELAL tercümesini gözden geçirdik. "Acayip ve garaip tılısımlar hikayetlerindedir" başlıklı dördüncü Kısım yirminci Bâb'ında müellif, mıknatıs taşının "nikris illetine müptela olan irisi anı elinde tutsa ağrısı gider..." gibi şimdi pek tuhaf bulacağımız bazı hassalarını (!) ve Sultan Mahmud bin Sübüstekin'in Hind'deki fütühatı sırasında kadim bir kilise tavanında boşlukta asılı duran bir demir haçın hikayesini anlatır .Sonra, kendisinin katıldığı bir deniz seferinde fırtına esnasında kaptanın "balık şeklinde içi boş bir demirden alet çıkarıp bir tas su içine attığını ve anın dönüp dönüp Kıble semtinde durduğunu ve böylece geminin doğru yola revan olduğunu" gözleriyle gördüğünü yazar. Hatta "Mıknatıs taşının demire muhkem sürüldükte anın üzerinde eseri kalarak Kıble istikametini alma hassasını bizzat imtihan ettiğini" ilave eder. Aynı Bâb'ın sonunda "mıknatısiyetin zeytin yağ sürmekle zail olacağı ve teke kanına atılır ise geri geleceği" yolundaki rivayetler bize SEYDİ ALİ REİS'in aynı mahiyetteki nakillerini hatırlatmaktadır. Eserde mevzuumuz ile ilgili başka bir kayıt yoktur... AVFİ ve eserleri hakkında ilk mühim tetkiki yapan MİRZA MUHAMMED KAZVİNİ'ye göre İslam müellifleri arasında mıknatisiyetten ilk bahseden AVFİ'dir (13, AVFİ maddesi). ALDO MİELI'nin bu konuda ileri sürdüğü, BAYLAK'a ait diğer kayıt, 1282 tarihli; yani yarım asır daha sonradır. Bu ikinci kaydı, ALDO MİELİ ile beraber daha vazıh addetmeye de imkân yoktur. Çünkü AVFİ'nin anlattıklarına yeni bir şey ilave etmiş değildir... İmdi, Hıristiyanlıktan 2500 yıl önceki eski Çin Anal'lerinde Güney istikametinin bir düşey eksen üzerinde müteharrik mıknatıs yardımı ile tayin olduğu kaydedildiğini ve fakat bunun, o tarihlerde Çinlilerin pusulayı bildiklerine kafi bir delil sayılmadığını ve ancak XI. asırda yaşamış Çinli ansiklopedist SHON-KUA4ya ait ilk ciddi kaydın üzerinde durulduğunu bu bahse girerken söylemiştik. Bu yerinde kanaate uygun olarak çok eski Çin kayıtlarını bir "tarihi roman" diye vasıflandıran ve ancak SHON-KUA'ya ait kaydın bir değer taşıyabileceğini belirten ALDO MİELİ, AVFİ ve BAYLAK'ın sözü geçen hikayemsi müşahedelerine ve kat'i bir mahiyet taşıması mümkün olmayan bir takım şüpheli atıf ve istidlallere dayanmak suretiyle "arapların, hiç olmazsa, XII. asır başlangıcından beri pusulayı bildiğine" inanmakta ve hatta "XI. asrın ilk yarısı içinde Araplar tarafından pusulanın keşfedilmiş olması ihtimalini" ileri sürmektedir... Biz bu gibi iddiaları tereddütle karşılıyor ve Arapların pusulayı Avrupalılardan önce öğrenmiş veya icad etmiş oldukları hakkında İslam kaynaklarında dahi tatmin edici bir kayıt bulunmadığına hükmetmeyi ihtiyata daha uygun buluyoruz.
Avrupa'da gemici pusulasından 1187'de ilk olarak bahseten ALEXANDER NECCAM'dır ve GILBERT'e göre gemici pusulasını Çinlilerden öğrenerek 1260'da ilk imal eden PAULUS VENTULUS adlı bir İtalyandır. Bugün kullandığımız tipte bir mihver üzerinde müteharrik pusulalar XIV. asır ortalarına doğru düşünülmüştür.
Deklinasyonun keşfi hakkında belli bir tarih verilmemekle beraber 1450'de Nürnberg'de magnetik deklinasyon miktarını gösteren işaretleri havi, güneş kadranına benzer nakli kabil cihazlar yapıldığı ve 1492 tarihindeki Cermen yol haritalarının deklinasyon miktarını beliren pusula şekillerini ihtiva ettiği tesbit olunmuştur.
İlk deklinasyon ölçmesi GEORGE HARTMANN tarafından 110'da Roma'da yapılmıştır. Bundan sonra 1520-1544 fasılasında, bir taraftan -tarih sırasıyla- Viyana, Bavyera'da Handshat, Diepp, Floransa, Lizbon, Paris ve Nürnberg'de; diğer taraftan Doğu Hind adaları ve Batı Hindistan kıyılarında deklinasyon tayinlerine başlandığını görüyoruz.
Pusulanın ve deklinasyon ölçmesinin tarihi bu kadar eski olmasına rağmen inklinasyon ve magnetik alan şiddeti hakkında keşifler yenidir. İnklinasyondan ilk defa G.HARTMANN'ın 1544 tarihli ber mektubunda bahsedilmiş ise de, inklinasyon pusulasının imali ve bu miktarın ölçülmesi, ilk olarak, Londra'da 1576 yılında inklinasyo pusulasını bizzat imal eden ROBERT NORMAN adlı bir İngiliz'e nasip olmuş; alan şiddetinin tayini ise, bu tarihten tam iki asır sonra 1776'da BORDA'yı beklemiştir.
Karalardaki deklinasyon tayinlerine bilhassa Christopher Colomb'un keşfetmesiyle ehemmiyet kazanan, deniz tayinleri de eklenerek az zamanda dokümanların çoğalması ve 1635'de astronom HENRY GELLİBRAND tarafından asırlık değişimin keşfi, nihayet astronom HALLEYe 1700 yılına ait ilk izogon (eşit deklinasyon) haritasının tanzimi şerefini sağlamıştır (1701)... Bundan yirmibir sene sonra, yani bizde ilk deklinasyon tayini yapıldığından altı sene evvel, WILLAAM WHISTON ilk inklinasyon haritasını neşretmiştir (1721).
Jeomagnetizm'e ait eserlere gelince: bunlar da muvazi bir inkişaf göstererek 1576'da ROBERT NORMAN; 1581'de BROUGH bu mevzuda ilk eserleri yayınlamışlardır. Fakat, Arz küresinin bir mıknatıs gibi mütelası lüzumunu, yani ilk
rasyonel jeomagnetik teoriyi, 1600 yılında yayınladığı meşhur DE MAGNETE adlı eserinde ortaya atan WILLAAM GILBERT olmuştur.
Jeomagnetik alanı 1838'de analitik bir şekilde ilk olarak münakaşa edenin meşhur matematikçi GAUSS olduğunu da bu münasebetle kaydedelim.